Eskiden, zamanın tozlu yollarında atların kişnemesi rüzgardan hızlı duyulurken, bir isim vardı ki, hem bir zaferin anahtarı hem de koca bir soyun felaketi oldu: Myrtilos.
Dinleyin bakalım küçükler, bu öyle basit bir arabacı hikayesi değildir. Kral Oinomaos, kızı Hippodameia’yı kimseye vermek istemezdi. Öyle ki, talibi olan gençlerle at arabası yarışı yapar, kaybedenleri de maalesef... eh, diyelim ki gökyüzü sakinlerinin huzuruna biraz erken gönderirdi.
İşte tam bu noktada, o yaşlı gözlerimin gördüğü en hileli işlerden biri döndü. Myrtilos, Kral’ın arabacısıydı. Atların dilinden anlardı, dizginleri bir yay gibi gererdi. Ama gel gör ki, Pelops adında genç bir yiğit çıkageldi. Hippodameia’nın güzelliği, güneşin altın ışıkları gibi insanın içini ısıtıyordu; belli ki Myrtilos’un da aklını başından almıştı. Genç adam, Myrtilos’un kapısını çaldı. Belki bir vaatle, belki de gizli bir anlaşmayla, güzel prensese giden yolu açmasını istedi.
O gece, ay bulutların ardına saklanmışken, Myrtilos büyük bir hata yaptı. Kralın at arabasının tekerleklerini tutan o sağlam metal çivileri gevşetti. Sanki onları bal mumundan yapmış gibi zayıflattı. Ertesi sabah yarış başladığında, Kral Oinomaos büyük bir hızla ileri atıldı ama tekerlekler birden yerinden fırlayıverdi. Araba parçalandı, Kral ise hayata veda etti.
Pelops yarışı kazandı, Hippodameia’yı yanına alıp zafer çığlıklarıyla uzaklaştı. Ama ihanetin tadı, içilen en kıymetli nektardan bile daha acıdır. Myrtilos, kendi payına düşen ödülü beklerken Pelops’un soğuk bakışlarıyla karşılaştı. Pelops, işine yarayan bu adamı elinde tutmak istemedi; ona minnet duyacağına, onu yüksek bir uçurumdan masmavi sulara doğru fırlatıverdi.
Myrtilos, sulara gömülmeden hemen önce, son nefesiyle o meşhur lanetini savurdu. Öyle bir lanetti ki bu, rüzgarın kanatlarına takılıp Pelops’un soyuna, yani çocuklarına ve torunlarına kadar ulaştı. O günden sonra Pelopsogulları’nın başına gelen ne kadar keder, ne kadar felaket varsa, hep o uçurumdan düşen adamın sitemiyle anılır oldu.
Görüyor musunuz çocuklar? Bazen bir tekerleği gevşetmek sadece arabayı bozmaz; koca bir hanedanın kaderini de rayından çıkarır. Şimdi söyleyin bakalım, ihanetin getirdiği zaferin tadı bir kadeh tatlı içecek kadar uzun sürebilir mi? Sanmıyorum.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak minik yolcu, dizimin dibine otur da anlatayım; hani şu sarayların tozlu raflarında, altın yaldızlı kitaplarda okuduğun o parıltılı kahramanlık öyküleri var ya... Hepsi kocaman bir yalan perdesi. Asıl hikaye, o sahnede ışıkların vurmadığı gölgelerin içinde gizli. Bugün sana Myrtilos’u anlatacağım, hani o kralların tekerleklerini döndüren ama kendi kaderi başkalarının hırsı altında ezilen çocuk.
Oinomaos, o kibirli kral... Kendi saltanatını korumak için kızının hayatını bir ödül gibi ortaya sürmüştü. Hippodameia ise sanki üzerinde konuşulacak bir eşyaymış gibi, babasının kibrinin esiriydi. O sırada Myrtilos oradaydı; arabacı, hizmetkar, görünmez el. Pelops ise zafer kazanmak için her şeyi mübah gören o hırslı yabancı. Myrtilos’a, düzeni bozması için sözler verdi; belki biraz sevgi, belki biraz gelecek vaadiyle aklını çeldi. O genç adam, bir sistemin çarklarını gevşettiğinde aslında kendi sonunu hazırladığını nereden bilebilirdi ki?
Pelops yarışı kazandı. Krallık mühürlendi, zafer kutlandı. Peki, o perde arkasındaki Myrtilos’a ne oldu evlat? Güç sahipleri işlerini bitirdiklerinde, geride bıraktıkları şahitleri yok etmeyi severler. Pelops, kendine rakip görmediği, sadece bir 'alet' olarak kullandığı o genci uçurumdan aşağı, denizin soğuk kucağına fırlattı. Bir insanın canı, bir hükümdarın tahtı kadar ağır gelmedi ona.
Şimdi beni iyi dinle evlat; Myrtilos denizin dibine gömülürken, o son nefesiyle koca bir soyun, Pelopsoğullarının üzerine öyle bir gölge saldı ki, o karanlık nesiller boyu peşlerini bırakmadı. İnsanlar bunu "tanrıların laneti" diye anlatır ama aslında o, adaletsizliğin, ihanetin ve masum birinin üzerine basarak yükselmenin acı dolu yankısıydı. Bir damla şarapla içimi ısıtırken şunu düşünürüm: Güçlü olan her zaman haklı değildir, sadece sesi daha çok çıkan, daha çok yıkan kişidir.
Dünyada otorite denilen o soğuk heykelin arkasına bakmayı öğren. Unutma güzel evladım; bazen en büyük kahramanlık, kralların emrine girmemek, bazen de o "görünmez" insanların neden susturulduğunu anlamaktır. Tarih, kazananların yazdığı bir masalsa; hakikat, kaybedenlerin denize bıraktığı o çığlıktır.