Gelin bakalım, şöyle ateşin başına biraz daha yanaşın. Sırtınızdaki yükleri, dertleri bir kenara bırakın; benim gibi yaşlı bir ihtiyarın anlattıklarına kulak verin. Bugün size öyle bir kadından bahsedeceğim ki, atının nalları yere vurduğunda toprak titrer, kılıcı şimşek gibi parladığında ise düşmanları kaçacak delik arardı. Adı Myrina. Kimileri ona "yüksek atlayan" der, kimileri Amazonların kraliçesi.
Hani Troya şehri vardır ya, surlarının önünde sarp, rüzgarlı bir tepe yükselir. Biz insanlar oraya "Batieia" deriz, yani "Çalı Tepesi". Ama gökyüzü sakinleri, yani şu yukarıdaki tanrılar, oraya bakınca başka bir isim fısıldarlar: "Myrina’nın Mezarı."
Eskiden, dünya daha gençken, kral Teuker’in kızıymış bu Myrina. Babası onu Dardanos ile evlendirince, Troya kral soyunun o meşhur atalarından biri olmuş. Ama sanmayın ki Myrina sadece saraylarda oturan, gümüş aynalara bakan bir prensesti. O, ruhunda rüzgarı taşıyanlardandı.
Duyduğuma göre, bir gün yanında binlerce kadın savaşçıyla at sürmüş. Nereye mi? Ta Okeanos’un kıyısındaki gizemli Atlantis’e! O zamanlar Atlantis, bizim bildiğimizden çok daha farklıymış. Myrina oraya girdiğinde, şehirlerin altını üstüne getirmiş. Ama öyle zalim biri de değilmiş hani; teslim olanlara cömert davranıp onlara kendi adını taşıyan yepyeni bir şehir kurmuş.
Sonra ne mi olmuş? Gorgolarla boy ölçüşmüş. O meşhur, saçları yılanlı Gorgoları duymuşsunuzdur; işte Myrina, onları bile dize getirmiş. Gerçi gece yarısı esirlerin hileleriyle çok sevdiği arkadaşları şehit düşmüş ama o, büyük bir yüreklilikle arkadaşlarını gömüp yoluna devam etmiş. Libya’dan Mısır’a, oradan Arabistan’ın kızgın güneşine, Torosların karlı zirvelerine kadar adım atmadığı yer bırakmamış.
Sonunda yolu bizim buralara, Bakırçayı kıyılarına, Bergama civarına düşmüş. Kimi masallar der ki, Mopsos adında bir krala karşı savaşırken son nefesini vermiş. Bir gün elinize bir kadeh üzüm suyu alıp Troya’nın o rüzgarlı tepesine bakarsanız, toprağın altında uyuyan bu savaşçı kadının atının kişnemesini duyabilirsiniz belki.
İşte böyle çocuklar. Hayat bazen kılıçla yazılır, bazen de toprakla örtülür. Ama unutmayın, ismi rüzgarda yankılanan hiç kimse gerçekten unutulmaz. Şimdi, söyleyin bakalım, bu kadar macerayı dinledikten sonra rüyalarınızda hangi dağları aşacaksınız?
Silenos’un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak minik yolcum, masallarda anlatılmayan, tozlu parşömenlerin arasına gizlenmiş bir sır var... Kulaklarını aç, çünkü anlatacaklarım ne kralların zafer naralarına benzer ne de ozanların o yaldızlı yalanlarına. Şarap kadehimdeki son damla gibi, acı ama hakikatli bir hikaye bu.
Troya ovasına baktığında, hani o destanlarda "görkemli" diye betimlenen düzlükte, sıradan bir tepe görürsün. İnsanlar oraya Batieia derler, geçer giderler. Ama ölümsüzlerin, yani gökyüzündeki o muktedirlerin, o tepeye başka bir isim verdiklerini biliyor muydun? Onlar oraya Myrrhine’nin, yani Amazonlar Kraliçesi Myrina’nın mezarı derler.
Peki, neden tarih onu bir hükümdarın kızı, bir “dişi ata” olarak paketleyip rafa kaldırdı evlat?
Sistemin çarkları böyledir; güçlü bir kadını kontrol edemediklerinde onu ya bir erkeğin eşi, ya bir krallığın soy bağı ya da "evcilleştirilmiş" bir kraliçe olarak tarihe gömerler. Oysa Myrina, birilerinin boyunduruğu altına giren biri değildi. O, Atlantis’ten Libya’ya, Mısır’dan Torosların karlı yamaçlarına kadar kendi adaletini arayan, elinde kılıcıyla sınırları çizen bir kadındı. Erkeklerin “kılıçtan geçirdiği” bir dünyada, o kendi kuralını koydu. Şehirler kurdu, Gorgolarla çarpıştı, kaybedenlerin yasını tuttu.
Bak güzel kardeşim, bazen krallar, kendi zayıflıklarını gizlemek için senin gibi zihinlerin o tepeyi sadece bir toprak yığını sanmasını ister. Myrina’yı Mopsos adlı bir kralın eliyle sahneden çekmeleri, aslında bir sistemin, boyun eğmeyen bir özgürlüğü yok etme çabasıydı. Onu yendiklerini sanarak tarihin kenarına itmeye çalıştılar ama unutma; mezar dediğin şey sadece bir örtüdür. Gerçek olan, onun o tepede değil, gittiği her coğrafyanın hafızasında, dizginlerini tuttuğu atların nal seslerinde yaşıyor olmasıdır.
Şimdi anlıyor musun? O, bir krallığın dişi atası değil, kendi hikayesinin tek hükümdarıydı. Tarih, güçlülerin değil, o tepeye gömülmeye zorlanan cesur ruhların üzerine yazılır. Bu bir şarap tortusu kadar acı, bir çocuğun hayali kadar saf bir gerçektir. Krallar unutulur, toprak kalır; ama o toprağın altında kimin yattığını bilmek, gerçek özgürlüğün ilk adımıdır.
Sorgula, küçük dostum. Her tepe, her isim ve her "kahraman" hikayesi aslında saklanmış bir isyanın kalıntısıdır.