Eskiden, dünya henüz bu kadar yaşlanmamışken, Roma diye bir yer vardı. Hani şu yolların, taşların ve kasklı adamların şehri. O günlerde işler biraz karışıktı; kral dedikleri adamı kovmuşlardı, ama kovulan kral boş durur mu? Hemen komşu diyarlardan Porsenna adında, kibri boyundan büyük bir Etrüsk kralını peşine takıp Roma’nın kapısına dayandı. Şehri kuşattılar, erzaklar azaldı, şehirde bir sessizlik ki sorma.
İşte tam o sıralarda, Mucius adında genç mi genç, gözü pek bir Romalı çıktı sahneye. "Bu iş böyle olmaz," dedi kendi kendine. "Gidip şu kralın işini bitireyim de kurtulsun herkes." Pelerinini giydi, kılıcını gizledi ve gökyüzü sakinlerinin bile şaşkınlıkla izlediği bir cesaretle düşman kampına sızdı.
Ancak kader bazen oyuncudur, hani bizim şarap kadehlerini devirdiğimiz gibi o da planları devirmeyi sever. Mucius, kralın çadırına daldı daldı ama Porsenna’yı hiç görmemişti ki! Yanlış adamı haklayınca hemen yakaladılar onu. Porsenna, "Kimsin sen?" diye gürledi. Bizimki hiç istifini bozmadı. "Ben bir Romalıyım," dedi dimdik bir sesle. "Seninle görüşmeye geldim."
Tam o sırada, kampın ortasında bir ateş yanıyordu. Mucius, kimseden çekinmeden, sanki bir şölen ateşine uzanır gibi sağ elini o korların içine daldırdı. Elinin yanıp küle dönmesine aldırmadan, gözünü bile kırpmadan Porsenna’ya baktı. Kral şaşkınlıktan dili tutulmuş bir halde izliyordu onu. Bir insanın kendi bedenini bu kadar hiçe sayması, sadece tanrıların kudretiyle ya da delice bir vatan sevdasıyla olabilirdi.
Mucius ateşten elini çektiğinde, o meşhur sözlerini söyledi: "Bak, benim için bu elin bir önemi yok. Çünkü Roma’da benim gibi, ölümü göze almış üç yüz delikanlı daha var. Hepsi sırasını bekliyor, biri gitse diğeri gelir. Sen kimi öldüreceksin?"
Porsenna, hayatında görmediği bir cesaretle karşı karşıyaydı. Kalbine bir korku düştü, kılıcını Mucius’a geri uzattı ve "Git," dedi, "böyle yürekli insanların olduğu bir şehirle uğraşılmaz." Barış masasına oturdular, savaş bitti.
O günden sonra Mucius’a artık sadece ismiyle seslenmediler. Sağ eli artık eskisi gibi tutmadığı, kılıcını sol eliyle kuşandığı için ona "Scaevola", yani "Solak" dediler. İşte çocuklar, bir adamın sağ eli yanarken, aslında koskoca bir şehrin kaderi aydınlanmıştı. Hafızalarınıza kazıyın bunu; bazen en büyük zaferler, bir elin feda edilmesiyle değil, o cesaretin kıvılcımıyla kazanılır. Hadi bakalım, şimdi biraz dinlenme vakti, şarabım bitti ama anlatacak daha çok hikayem var.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak güzel yavrum, kralların altın tahtlarının gölgesinde saklanan o tozlu kitaplar sana hep tek bir tarafı anlatır; hani şu kazananların, elinde kılıcı olanların yazdığı tarafı. Ama gel otur yanıma, şu şarap kadehimdeki son damlanın berraklığında sana tarihin sessiz koridorlarından bir sır fısıldayayım.
Etrüsk Kralı Porsenna, kibirli bir kudretle Roma kapılarına dayandığında, herkes onun "büyük" bir fatih olduğunu sanıyordu. Ama Mucius dediğimiz o genç, o hırpalanmış sistemin içindeki bir piyon, aslında neyi temsil ediyordu biliyor musun? Kralların oyununda bir figüran olmaktan yorulan bir ruhun çaresizliğini.
Mucius, Porsenna'yı öldürmeye gittiğinde hata yaptı. Krallar o kadar çok birbirine benzer ki, o ihtişamlı pelerinlerin altında kimin asıl tiran olduğunu ayırt etmek zordur. Yanlış kişiyi vurduğunda yakalandı. İşte o an, sistemin onu nasıl bir "kahramanlık" kurbanına dönüştürdüğü yerdir. Mucius, elini ateşe soktuğunda acıyı hissetmedi sanma. O sadece, sistemin ona biçtiği "sadık vatandaş" rolünü, kendi bedenini yakarak mühürlemek zorundaydı.
Dinle beni evlat, bazen bir insanın kendi etini yakması, sadece bir cesaret gösterisi değil, korkunun en saf halidir.
Porsenna, o büyük kral, Mucius’un gözlerindeki o deliliği görünce korktu. Neden mi? Çünkü Mucius, "Benim gibi üç yüz kişi daha var" dediğinde, krala kendi sonunun ne kadar kırılgan olduğunu hatırlattı. O gün, bir "kahraman" doğmadı; o gün, bir adamın kendi elleriyle yarattığı acı, bir kralın hırsını dizginledi. Mucius artık "Scaevola" yani 'solak' olarak anılacaktı. Sistem ona yeni bir isim, yeni bir etiket yapıştırdı. Sağ elini kaybeden o çocuk, hayatının geri kalanını bir sakatlık nişanıyla, kralların birbirini yediği bu anlamsız savaşların bir kanıtı olarak yaşadı.
Görüyor musun evlat? Tarih, elini ateşe atanları alkışlar ama o elin neden ateşe girmek zorunda kaldığını sorgulayanları asla sevmez. Gerçek, o yanan derinin kokusunda değil; kralların bir kılıç darbesiyle değişen sınır çizgilerinde, harcanan gençliklerde saklıdır. Şimdi git ve kendi yolunu çiz, zira kimsenin seni bir kurban olarak ateşe atmasına izin verme.