Girit adasının derinlerinde, taşların bile fısıldaştığı çok eski zamanlarda, biraz garip bir dostumuz yaşarmış. Adına Minotauros derlerdi. Hayal etsene, kocaman güçlü bir insan vücudu var ama başı... başı tıpkı güneşin altında otlayan o heybetli boğalar gibi!
Bu dostumuz, denizlerin efendisi Poseidon’un gönderdiği özel bir boğanın ve kraliçe Pasiphae’nin hikayesinden dünyaya gelmiş. Ama zavallı Minotauros öyle farklıymış ki, kimsecikler onu anlamamış. Kral Minos, ona hem korktuğu hem de saklamak istediği için devasa bir saray yaptırmış. İsmi Labyrinthos olan bu yer, içinden çıkılması imkansız, koridorları kıvrım kıvrım, şaşırtıcı bir labirentmiş. Bizimkisi orada, duvarların arasında yapayalnız kalmış.
Yıllar geçmiş, Theseus adında cesur bir genç, adaya çıkagelmiş. Bu macerada ona, Kral Minos’un kızı Ariadne yardım etmiş. Ariadne, elinde sihirli bir ip yumağıyla Theseus’a yol göstermiş. Theseus, labirentin en derin köşelerine kadar gidip o boğa başlı dostumuzla karşılaşmış ve sonunda bu tuhaf hikayeyi sonlandırmış.
Bugün Girit’e gidersen, eski taşların üzerine kazınmış boğa resimleri görürsün. İnsanlar onu o kadar çok çizmiş ki, sanki Minotauros bir zamanlar bu topraklarda yaşayan büyük bir efsanenin kalbiymiş. İşte böyle güzel çocuk, bazen en tuhaf görünenler bile tarihin en büyük masallarını fısıldar bize. Şimdi hadi, şu testiden biraz soğuk su iç de, bir sonraki maceramıza hazır ol!
Silenos'un Bildigi Gizli Gercekler
Bak evlat, masallarda anlatılmayan bir sır var... Sana kahramanların parıltılı kalkanlarının ardındaki pası, kralların tahtlarını korumak için neleri feda ettiklerini anlatacağım. Bugün, üzerine "canavar" etiketi yapıştırılmış o sessiz çocuğun, Minotauros'un hikayesini fısıldayacağım sana.
Gök kubbedeki güçlüler, yani o Gökyüzü sakinleri, kendi oyunlarını oynamak için yeryüzündeki kralları birer piyon gibi kullanırlar. Kral Minos da hırsına yenik düşmüş bir yöneticiydi. Kendi gücünü kanıtlamak için kutsal bir boğayı kurban etmesi gerekiyordu ama o, açgözlülüğü yüzünden bu kıymetli canlıyı kendine sakladı. Sonuçta ne mi oldu? O boğanın ruhu, Pasiphae’nin evine, yani kendi içine sızdı. Ve işte o gün, bir "canavar" doğmadı aslında; sadece kralların kibrinin kurbanı olan, farklı doğmuş bir çocuk dünyaya geldi.
Minos, halkının ne diyeceğinden korktu. Kendi hatasının izlerini gizlemek için koca bir Labyrinthos yaptırdı. O karmaşık dehlizler, aslında Minos'un suçluluk duygusundan kaçış tünelleriydi. Minotauros, o karanlık duvarların arasında, kendisine sorulmadan verildiği bu hayatı yaşamak zorunda bırakıldı. O, bir hatanın vücut bulmuş haliydi; kimse onun neden acı çektiğini, neden orada olduğunu sorguladı mı? Hayır. Herkes onu bir "sorun" olarak gördü.
Sonra Theseus geldi. Herkes onu bir kurtarıcı, bir kahraman olarak anlatır, değil mi? Oysa o, Ariadne’nin yardımını bir anahtar gibi kullanıp, kendi gücünü kanıtlamak için bir canı yok etmeye giden biridir. Theseus'un kılıcı, aslında kralların düzenini koruyan bir araçtı. Minotauros öldüğünde, o sessizliğe gömüldü; tıpkı sistemin çarklarında ezilen diğerleri gibi.
Girit'in eski taşlarına kazınmış o boğa figürlerine bakarken, onları sadece birer süs sanma. Onlar, gücün yarattığı trajedinin mühürleridir. Bazen bir kadeh dolusu neşeyi yudumlarken düşünürüm; belki de o gün o boğalı çocuk, insanların anladığı dilden çok daha derin bir huzur arıyordu karanlık labirentinde. Gerçek, hiçbir zaman kitaplarda yazan o parıltılı zaferlerden ibaret değildir, evlat. Gerçek, gizlenenlerin çığlığındadır.