Gel bakalım yanıma, şöyle otur şu zeytin ağacının gölgesine. Bak, sana nasıl anlatayım; her şeyin başladığı, rüzgarın henüz toprağa yeni yeni değdiği zamanlarda Miletos adında bir delikanlı vardı. Kendisi, altın saçlı ve ışığın efendisi Apollon’un oğluydu. Hani şu elinde liriyle gökyüzünü çınlatan, bazen güneşin sıcağını yeryüzüne cömertçe saçan o gökyüzü sakini var ya, işte onun kanını taşıyordu damarlarında.
Miletos, Girit’in o meşhur saraylarında, hani şu labirentlerin olduğu yerlerde doğmuştu. Ama kader dediğin şey bazen bir rüzgar gibi iter insanı; Girit Kralı Minos, genç Miletos’un parıldayan zekasından mı yoksa taht korkusundan mı bilinmez, onu adadan uzaklaştırdı. Miletos da boynunu büküp yollara düştü. Gençti, gururluydu, arkasında bıraktığı hiçbir şeyin onu üzmesine izin vermedi.
Denizi aştı, kıtaları geçti ve sonunda ayakları Anadolu’nun bereketli topraklarına değdi. Burası, Maiandros Nehri’nin kıvrıla kıvrıla aktığı, suyun toprağa bir sanatçı gibi hayat verdiği o topraklar... İşte orada, Miletos sadece bir yuva kurmadı; bir efsanenin ilk harflerini yazdı. Maiandros ırmak tanrının kızıyla hayatını birleştirdi, evini o nehrin nazlı sularının yanına kurdu.
Derler ki; Miletos’un çocukları Kaunos ve Byblis de tıpkı babaları gibi bu toprakların tozunu toprağını yutmuş, kendi hikayelerinin peşinden gitmişlerdir. Miletos hakkında tarih kitapları çok fazla şey yazmaz, sanki sırlar onunla beraber nehrin sularına karışıp gitmiş gibidir. Ama bazen, Milet şehrinin surlarından o rüzgar estiğinde, insanın kulağına bir kahramanın ayak sesleri ve uzaklardan gelen bir lir sesi çalınır.
Sormazlar mı insana, "Bir şehri kurmak sadece taş dizmek midir?" diye. Miletos oraya sadece taşlarını değil, kalbini ve gökyüzü sakinlerinin mirasını da bırakmıştı. Hayat biraz böyledir evlat; bazen bir yerden kovulursun ama aslında o kovulma, dünyayı keşfetmen için sana verilmiş bir bilettir. Hadi şimdi, şu son yudumunu da al, hayat dediğin nehrin akışına kendini bırakmayı unutma. Her şey geçer, geriye sadece anlattığımız bu masallar kalır.
Silenos’un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak minik yolcum, masalların altın varaklı sayfaları arasında gizlenen, büyüklerin görmezden gelmeyi seçtiği o eski sırra kulak ver... Hani o her şeyi bildiğini iddia eden tarihçiler var ya, sana Miletos’u sadece bir şehrin "kurucu kahramanı" diye tanıtırlar. Bir tanrının, Apollon’un oğluymuş, gelmiş şehri kurmuş... Ne kadar da pürüzsüz, değil mi evlat? Ama gerçek, Maiandros’un kıvrımlı suları kadar karmaşıktır.
Girit’in o gösterişli saraylarında Minos, "Ben kralım, benim dediğim kanundur" diyerek kendi kurallarını dayatırken, Miletos’un orada soluk alacak yeri kalmamıştı. Güç sahipleri, kendi ışıklarını parlatmak için başkalarının gölgesini silmeye bayılırlar. Minos, kendi hırsının masasında Miletos’a yer bulamayınca, onu bir sürgün gibi sınır dışına itti. Görüyor musun güzel ruhum? Sözde kahramanlar, kendi iktidarlarını tehdit eden her şeyi "yabancı" ya da "istenmeyen" ilan ederler.
Miletos Anadolu’ya, o bereketli toprakların uzağına, ırmağın kıyısına geldiğinde bir "kurucu" oldu evet; ama bu, kralların altın taçlarıyla değil, toprağın ve nehrin tanrısı Maiandros’un kızıyla birleşerek oldu. Peki ya çocukları? Kaunos ve Byblis... O isimleri duyduğunda çoğu kişi hikayeyi eksik anlatır. Oysa o evde yaşananlar, insanların birbirini anlamak yerine kurallara ve yasaklara hapsolduğunda ruhların nasıl savrulduğunun bir resmidir. Bir baba olarak Miletos, kurduğu o muazzam şehrin taşlarını üst üste dizerken, kendi evinin içindeki sessiz fırtınaları duyamadı.
Şimdi bir bilgenin, birazcık neşeli ama hüzün dolu bir kadeh şarap kadar buruk tavsiyesini dinle sevgili evladım: Bir ismin yanına "kurucu" ya da "kahraman" etiketi yapıştırdıklarında, aslında o kişinin yaşadığı zorunlu göçü, kalbindeki kırgınlığı ve sistemin dişlileri arasında ezilen insani yanını unutturmak isterler. Miletos bir tanrı oğlu olabilir, ama o da senin gibi, benim gibi bir yolcuydu.
Sessizlerin hikayesi, saray duvarlarında yankılanmaz; onlar nehirlerin akışında, rüzgarın fısıltısında saklıdır. Tarih dediğin şey, kazananların yazdığı değil, aslında susturulanların kalbinde biriken tortudur. Unutma; otoritenin sana sunduğu pürüzsüz hikayelerin çatlaklarından sızan o gerçek ışık, seni hakikate götürecek tek rehberdir.