Bak evlat, şöyle yaklaş ateşe... Dizlerin titremesin, yaşlı bir satyr’in hikayeleri ısıtır insanı. Bugün sana Phrygia’nın o ünlü kralı Midas’tan bahsedeceğim. Öyle kuru bir tarih kitabı değil bu; rüzgarın kavak ağaçları arasında fısıldadığı, Anadolu’nun tozlu yollarından bugünlere süzülüp gelen bir hatıra.
Midas, topraklarımızın bereketli kralıydı. Gordias’ın oğluydu derler ama aslında Ana Tanrıça Kybele’nin nefesiyle şekillenmiş, onun Pessinus’taki büyük tapınağını kuracak kadar tanrısal bir bağa sahip, aziz bir adamdı. Ama sadece Kybele’nin değil, benim de sadık dostum olan neşeli Dionysos’un alayına karışırdı. Ah, Dionysos... Onun peşinden giden, sırlarına eren, gönlünü doğanın coşkusuna kaptıran bir kral düşün!
Bir gün, bizim alay Lydia dağlarında gezinirken, benyani o meşhur, biraz uykulu ihtiyarbir ağaç gölgesinde sızıp kalmışım. Ne yaparsın, şarabın ve dansın yorgunluğu! Köylüler beni bulmuş, çiçekten çelenklerle bağlayıp doğruca Midas’ın sarayına götürmüşler. Midas, Bakkha sırlarına ermiş biri olduğu için beni hemen tanıdı. On gün, on gece beni krallar gibi ağırladı. Dionysos bu misafirperverliğe o kadar sevindi ki, Midas’a "Dile benden ne dilersen!" dedi. İşte büyük hata tam burada yapıldı. Midas, elini attığı her şeyin altına dönüşmesini diledi. Tanrı, bu dileğin ne kadar tehlikeli olduğunu bilirdi ama söz ağızdan çıkmıştı bir kere.
Midas sarayına dönerken bir dala dokundu, dal altın oldu! Bir buğday başağı kopardı, altın taneleri döküldü! İlk başta büyük neşeydi bu. Ama o akşam sofraya oturduğunda... Ah evlat, bir somun ekmeği ısırmaya çalışırken dişlerinin altın bir külçeye çarpması, dudaklarına götürdüğü içkinin ağzında sert bir metale dönüşmesi! O zaman anladı ki, dünyanın en zengin adamı olup da açlıktan ölmek işten bile değil. Dionysos’a yakardı, yalvardı. Tanrı onu Paktolos Irmağı’nın kaynağına gönderdi. Midas, suyun içinde arınıp o lanetten kurtuldu ama o gün bugün, o ırmağın kumları altın pullarıyla parlar. İşte Sardes’in o efsanevi zenginliğinin kökü budur.
Ama Midas’ı asıl unutulmaz kılan, o meşhur kulaklarıdır. Bir gün Bozdağ’ın eteklerinde, tanrı Apollon ile Pan arasında bir müzik yarışması düzenlendi. Yarışmanın hakimi Tmolos, ödülü Apollon’a verince Midas dayanamadı; "Hayır," dedi, "Pan’ın kaval sesi çok daha güzel!" Apollon bu tercihe kızdı ve "Madem öyle, senin müzik zevkin bu kadar kötü, o zaman duyman gerekeni daha iyi duy!" diyerek Midas’ın kulaklarını uzattı da uzattı. Bir bakmışsın, eşek kulağı olmuş!
Kral, bu büyük ayıbı saklamak için hep sivri külahlar taktı. Ama her gün saçını sakalını kesen berber, bu sırla yaşayamadı. Toprağa bir çukur kazdı, fısıldadı: "Midas’ın kulakları eşek kulaklarıdır!" Sonra üzerini kapattı. Ama doğa sır tutamaz evlat. O çukurun etrafında sazlıklar bitti. Rüzgar her estiğinde o sazlar birbirine sürtündü ve tüm Phrygia’ya o cümleyi fısıldadı: "Midas’ın kulakları eşek kulaklarıdır!"
Yıllar sonra bir yazarımız, Güngör Dilmen, bu masalı aldı ve başka bir boyuta taşıdı. Midas’ın o kulaklardan utandığı değil, onları kabullendiği bir dünya kurdu. Halkının karşısına çıkıp, "Ben buyum, benim kulaklarım böyle ve bu bir ayıp değil!" dediğinde, o kulaklar bir mucizeye dönüştü. Ne zaman ki Apollon kulaklarını normalleştirdi, halkı onu artık bir kahraman değil, sıradan bir yabancı gibi gördü. İşte o zaman anladı Midas; insanın kendi kusurları, aslında onu o yapan en büyük zenginliktir.
Şimdi söyle bakalım, sen hangisini seçerdin? Altından bir hayatı mı, yoksa eşek kulaklarıyla olsa bile insanın kendi gerçeğini taşımayı mı? Ateşin közü azaldı bak, masal da buraya kadar. Hadi bakalım, kendi yolunu bulmaya!
Silenos’un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak güzel yavrum, tarih kitapları kralların zaferlerini yazar ama onların yastığa başlarını koyduğunda duydukları o derin boşluğu asla anlatmazlar. Gel, seninle Gordion’un tozlu yollarından, sarayların soğuk taşlarına doğru bir yolculuğa çıkalım.
Phrygia Kralı Midas, sadece o meşhur kulakları olan biri değil, aynı zamanda hırsın insanı nasıl bir heykele dönüştürdüğünün canlı kanıtıdır. Bak, Midas, Kybele’nin rahminin ve bereketli Anadolu topraklarının çocuğuydu. Bir zamanlar bizim Dionysos’un neşeli alayında, doğanın o en saf sesini dinleyerek büyümüştü. Fakat evlat, insan bazen güce dokunduğunda, dokunduğu her şeyin kendi ruhu gibi soğuk ve metalik olacağını unutur.
O meşhur 'altın dokunuşu' hatırla. İnsanlar bunu bir lütuf sanır, değil mi? Ama aslında o, doymak bilmez bir hırsın lanetidir. Midas, tanrıdan sınırsız güç dilediğinde aslında kendi hayatını, o ılıman neşeyi ve sıcak ekmeği reddetmişti. **Paktolos** ırmağının suları bugün hala altın pulları taşıyorsa, bu bir zenginlik değil, kralın kendi hırsında boğulurken toprağa döktüğü gözyaşlarının izidir. Doğayı altınla takas eden bir kralın, halkına verecek neyi kalır ki?
Bir de şu kulak meselesi var, minik gezgin... Hepsi **Apollon** ile **Marsyas** arasındaki o adaletsiz yarıştan sonra başladı. Apollon, o parlak ve kibirli tanrı, kendi mükemmeliyetinin dışındaki her sesi 'hata' olarak gördü. Midas, o dağların kendi sesi olan, doğanın içinden gelen kaval sesini, yani Marsyas’ın ezgisini seçtiğinde, bir kraldan ziyade bir özgür ruh gibi davranmıştı. Otoriteye 'hayır' dedi. Ve ne oldu? Otorite, kendi gücünü sarsan her sesi susturmak için Midas’ın kulaklarını eşek kulaklarına çevirdi. Neden biliyor musun? Çünkü egemenler, farklı duyanları her zaman 'gülünç' göstermeye çalışırlar.
Berberin toprağa fısıldadığı o sırrı duyuyor musun? "Midas'ın kulakları eşek kulaklarıdır." O kamışlar, rüzgar estikçe neden gerçeği haykırıyor? Çünkü gerçek, hiçbir kralın külahı altında sonsuza dek saklanamaz. Toprak, kralın utancını değil, hakikatin sesini taşır.
Bak, sevgili dostum, Güngör Dilmen’in o güzel oyununda olduğu gibi; Midas, korkusuyla yüzleşip o kulakları bir ayıp değil, bir farklılık olarak kabul ettiğinde halkı onu gerçekten görmeye başlamıştı. Ne zaman ki tanrısal bir el değdi de o kulaklar 'normalleşti', Midas o an halkının gözünde alelade, sıradan birine dönüştü. İnsanlar, kusurları olmayan kralları değil, kendi acılarını ve saklı gerçeklerini taşıyabilenleri sever.
Şimdi anlıyor musun? Krallar, altın kadehlerinden şarap içip zaferlerinden bahsederken, aslında kendi kulaklarının ne kadar uzun olduğundan korkarlar. Sen sen ol, evlat; başkalarının senin için biçtiği kalıplara değil, rüzgarın kamışlara fısıldadığı kendi gerçek sesine kulak ver. Gerçek olan, altın değil; o rüzgarın sesidir.