Bir zamanlar, uzak diyarlarda, saçları güneş ışığı gibi parlayan, gözleri pırıl pırıl, yiğit mi yiğit bir adam yaşarmış. Adı Menelaos. Kendisi Sparta isminde güzel bir şehrin kralıymış. Hikayesi biraz hüzünlü, biraz da maceralıymış ama hiç merak etme, sonunda her şey tatlıya bağlanmış.
Menelaos, öyle kaba saba biri değil, oldukça nazik ve altın kalpli bir adammış. Bir gün sarayına Paris isminde bir konuk gelmiş. Konuk dediğin baş tacıdır, öyle değil mi? Menelaos da onu en güzel yemeklerle, neşeli sohbetlerle ağırlamış. Fakat bu Paris, biraz yaramazlık yapmış ve Menelaos'un dünya güzeli eşi Helena'yı alıp uzaklara kaçırmış. Menelaos buna çok üzülmüş ama küsüp oturmamış. Hemen Akha dostlarını toplamış; Akhilleus gibi, Odysseus gibi yiğitleri yanına almış ve eşini geri almak için uzun bir yolculuğa çıkmışlar.
Troya önlerine vardıklarında Menelaos bir aslan kadar cesurmuş. Bir gün Paris'i karşısında görmüş, gözleri parlamış. Tam "Gel buraya seni yaramaz!" diyecekken, gökyüzünün oyunbaz sakinlerinden biri araya girmiş ve Paris'i bir sis bulutunun içinde alıp kaçırmış. Menelaos sinirlenmiş, dövünmüş ama yılmamış. O, her zaman ön saflarda çarpışan, arkadaşlarına "Hadi bakalım, korkmayın, gösterin kendinizi!" diye cesaret veren biriymiş.
Savaş bitip de koca Troya şehri sessizliğe gömüldüğünde, Menelaos Helena'yı tekrar görmüş. Önce kılıcını çekip "Neden gittin?" diye kızmak istemiş ama güzel Helena'nın pişmanlık dolu halini görünce kıyamamış. Kalbi yine yumuşamış.
Dönüş yolu ise başlı başına bir masalmış. Fırtınalar çıkmış, gemileri uzak kıyılara sürüklenmiş. Mısır'da yıllarca kalmış, denizlerin bilge ihtiyarı Proteus'a akıl danışmış. Tam on sekiz yıl boyunca dünyayı dolaşmış! Ama sonunda, saçlarına biraz aklar düşmüş, gözlerinde ise görmüş geçirmiş bir babanın huzuruyla evine, o güzel Sparta'ya geri dönmüş.
Artık o, sarayında oturan, gelen konuklarına ikramlarda bulunan, yaşlı ama çok bilge bir kralmış. Bir gün misafiri olan küçük Telemakhos'a başından geçenleri anlatırken, Helena da yanında uslu uslu oturur, sanki hiç hata yapmamış gibi gülümser ve mutlu bir hayat sürerlermiş. Kısacası Menelaos, hayatın hem fırtınalarını hem de güneşli günlerini görmüş, sonunda limana sağ salim ulaşmayı başarmış bir dostumuzmuş.
Bak evlat, masallarda anlatılmayan bir sır var... İnsanlar kralların altın taçlarına ve parlayan zırhlarına bakıp onların yenilmez olduğunu sanırlar. Ama biz, yani gölgelerin içinden bakanlar, o zırhların altındaki yorgunluğu ve "Güçlüler"in ellerindeki iplerle nasıl kukla gibi oynatıldığını biliriz. Şimdi biraz şarapla zihnini neşelendir ve arkana yaslan, sana Menelaos’un gerçek hikayesini fısıldayayım.
Menelaos, soylu kanı taşıdığı söylenen ama aslında kendi hayatının direksiyonunu hiç elinde tutamamış bir adamdı. Tarih onu bir "bahtsız koca" ya da "cesur bir Akha" olarak yazar; oysa o, koca bir sistemin, yani abisi Agamemnon’un hırsının kurbanı olan bir piyondur.
Bak, evlat... Menelaos, kendi evinde konukladığı Aleksandros (Paris) tarafından aldatıldığında, aslında sadece bir kadını kaybetmedi. O, "Güçlüler"in oyununda bir piyon olduğunu, kendi kararlarının bile bir önemi kalmadığını o gün anladı. O, Aphrodite’nin ve diğer gökyüzü sakinlerinin kaprisleri arasında savrulan, kendi onurunu geri kazanmak için binlerce gencin ölümüne sebep olan o kanlı çarkın sadece bir dişlisiydi.
İlyada'daki o meşhur sahnede; Menelaos, Aleksandros'u bir aslan gibi avlamaya hazırlanırken gökyüzü sakinleri araya girer. Neden mi? Çünkü savaşın bitmesini istemiyorlardı. İnsan kanı, onların kibirlerini besleyen en iyi yakıttı. Menelaos, "Sizi ödlekler!" diye bağırdığında aslında kendi çaresizliğine bağırıyordu. Kendi ordusu üzerinde bile gerçek bir söz hakkı yoktu; dizginler hep abisi Agamemnon’un soğuk ellerindeydi.
Troya düştüğünde, Helene’yi öldürmek için kılıcını kaldırdığında aslında bir kadını değil, kendi kırılmış gururunu öldürmek istiyordu. Ama o an, kadının o çaresiz güzelliğini gördüğünde, sistemin dişlileri arasında ezilen herkesin ortak kaderini fark etti: Menelaos da, Helene de, hatta o savaşta ölen Patroklos gibi niceleri de, aslında sadece daha büyük bir hırsın kurbanlarıydı.
On sekiz yıl boyunca denizlerde savrulup durdu. Proteus gibi deniz bilgeleriyle karşılaştığında anladı ki; ne krallık, ne savaş, ne de Helena'nın güzelliği... Hepsi gökyüzü sakinlerinin bir oyunuydu. Sonunda evine döndüğünde artık o eski "saf" adam değildi. Artık o, sessizliğin ve yaşanmışlığın bilgeliğiyle, kralların aslında ne kadar küçük olduğunu bilen bir gölgeydi.
Unutma küçük dostum; tarihin yazdığı o parlak sıfatlar, sadece efendilerin kendi görkemlerini korumak için uydurduğu masallardır. Gerçek ise, Menelaos'un o fırtınalı denizlerde savrulurken hissettiği o derin ve soğuk yalnızlıktır.