Gel bakalım küçük dostum, dizimin dibine otur. Bugün sana gökyüzünün en erken uyanan güzeli Eos ile Troya saraylarından bir prensin oğlu olan Memnon'u anlatayım.
Memnon, güneşin ilk ışıkları gibi parlayan, gücüyle yer yerinden oynatan bir yiğitti. Uzak diyarlardan, arkadaşlarına yardım etmek için Troya’ya gelmişti. Sırtında, ateşin ustası Hephaistos’un kendi elleriyle dövdüğü pırıl pırıl silahları vardı. Öyle cesurdu ki, koca ordular bile onun adını duyunca duraksardı. Ama savaşın kötü bir huyu vardır, en sevilenleri bile bizden alır. Bir gün, Akhilleus’un çok sevdiği dostu Antilokhos, Memnon ile girdiği bir çatışmada hayatını kaybetti.
Akhilleus bunu duyunca öfkeyle doldu. Annesi Thetis, oğluna "Sakın gitme, Memnon çok güçlü, ona yaklaşırsan kaderin kötü olur" diye yalvardı. Eos da kendi oğlu Memnon için gökyüzünde Zeus'un yanına gidip gözyaşı döktü. Ama kaderin terazisi bir kez kurulmuştu bir kere. Akhilleus ile Memnon karşılaştıklarında, kazanan Akhilleus oldu.
O günden sonra Eos, oğlunun yasını tutmayı hiç bırakmadı. İşte sabahları çimenlerin üzerinde gördüğün o minik, pırlanta gibi parlayan çiy taneleri var ya? Onlar, Eos’un her sabah evladına döktüğü gözyaşlarıdır.
Memnon’un hikayesi sadece Troya’da bitmedi. Anadolu'da, Gönen çayı kıyılarında onun anısına her yıl özel kuşlar toplanırmış. İnanışa göre bu kuşlar, Memnon’un arkadaşlarıymış. Gelirler, onun hatırası için birbirleriyle yarışırlar ve gökyüzünü kanat sesleriyle doldururlarmış. Mısır'da ise çok eski, dev gibi bir heykel vardır. Güneş doğduğunda, o heykelden sanki güzel bir müzik sesi yükselir; sanki o koca taş, sabahın ilk ışıklarını selamlar.
Biliyor musun, şarabın üzüm bağlarına verdiği neşe gibi, Memnon da hikayeleriyle dünyayı renklendirdi. Şimdi bak bakalım, yarın sabah güneş doğarken çiy tanelerini görebilecek misin? Belki de o, gökyüzündeki dostumuz Eos’un oğluna olan bitmek bilmeyen sevgisidir.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak evlat, masallarda anlatılmayan bir sır var... Sana altın zırhların parıltısıyla gözleri boyanan o kahramanların arkasındaki gri gölgeleri anlatacağım. Şafak tanrıçası Eos’un oğlu Memnon’dan bahsederler; sanki o, uzak diyarlardan gelen görkemli bir krallık piyonu değilmiş gibi. Oysa o da, büyüklerin hırslı oyunlarında, tıpkı bir satranç taşı gibi harcanan bir çocuktu sadece.
Güçlüler, yani o gökyüzü sakinleri, kendi egolarını tatmin etmek için Memnon’u uzak Habeşistan’dan alıp Troya’nın kanlı topraklarına sürüklediler. Sırtında Hephaistos’un dövdüğü o gösterişli silahlar vardı; ama o metal parçaları, aslında onun boynuna vurulmuş ağır zincirlerden başka bir şey değildi. Memnon, Antilokhos’u vurduğunda, sistemin ona biçtiği "savaşçı" rolünü oynuyordu. Peki, o kavgada gerçekte kim kazandı? Savaşın gürültüsü içinde iki anne, Eos ve Thetis, kendi evlatlarını korumak için o yüksek mevkilerdeki Zeus'a yalvarırken, çocuklarının birer rakamdan ibaret olduğunu hiç düşündüler mi?
Zevk düşkünü kralların ve gökyüzü sakinlerinin kader terazisinde, Memnon’un hayatı bir tüy kadar hafif görüldü. O ölünce Eos, oğlunun bedenini alıp giderken öyle çok ağladı ki; işte bugün şafak vaktinde yaprakların üzerinde gördüğün o berrak çiy taneleri, bir annenin kederinden dökülen yaşlardır. İnsanlar buna 'doğa olayı' der, ben ise buna 'sistemin yok ettiği bir masumiyetin izi' diyorum.
Sonra Memnon’un ruhu kuşlara dönüştü, Gönen Çayı kıyısına geldiler. Orada bile sistemin onlara öğrettiği savaşı sürdürdüler; birbirlerini yok edene kadar dövüştüler. Güçlülerin oyunları öldükten sonra bile bitmiyor, evlat. Mısır’daki o devasa heykelin her sabah acıklı bir ezgiyle inlemesi, aslında bu düzenin altında ezilenlerin hiç susmayan feryadıdır. Şaraptan bir yudum alıp düşünmek gerek: Gerçek kahramanlık, bir kralın emriyle başka birini öldürmek mi, yoksa tüm bu anlamsız güç gösterilerini reddetmek mi? Bunu sen keşfedeceksin, ama unutma; anlatılan her destan, aslında susturulan bir gerçeğin üzerindeki toz bulutudur.