Hadi bakalım, geç şöyle karşıma. Ateşin çıtırtısı kemiklerimi ısıtırken anlatayım sana; hani şu İno’yu bilirsin, hani şu talihsiz kraliçe... İşte o İno’nun küçük, kıymetli oğludur Melikertes.
Bak evlat, hayat bazen bir dalganın tepesi gibidir; bir yükselirsin, bir an sonra kendini köpüklerin arasında bulursun. Melikertes de gökyüzü sakinlerinin oyunlarına kurban giden, ama sonra kendi yıldızını gökyüzünde değil, denizin engin maviliğinde bulan bir çocuktu. Annesi İno, o büyük kederin ve karışıklığın ortasında, oğlunu kucağına alıp kendini sarp kayalıklardan aşağı bıraktığında, herkes artık yolun sonuna gelindiğini sanmıştı. Ah, insanlar! Her zaman en sondakini görürler ama perdenin arkasındakini unuturlar.
Denizlerin hakimi, o büyük ve gürültülü Poseidon, belki de o an çocuğun masumiyetine acıdı. Ya da kim bilir, belki de kaderin dokusunda ona başka bir rol biçilmişti. İno ve küçük Melikertes, denizin soğuk sularına çarptıkları anda yok olup gitmediler; aksine, bu dünya onlar için küçüldü ve daha büyük bir alemin kapıları aralandı.
Melikertes artık o küçük, şaşkın çocuk değildi. Denizlerin derinliklerinde, o suların gizemli koruyucusu olan Palaemon adını aldı. Artık o, denizcilerin fırtınada sığındığı, yelkenlerin uğultusunda yardımını dilediği bir limandı. Düşünsene; küçücük bir çocukken kucaklarda taşınan biri, nasıl olur da gemilerin rotasına yön veren, dalgalara hükmeden bir güce dönüşür?
İnsanlar, onun bu yeni halini anmak için yarışlar düzenler, tapınaklarda onun adını fısıldarlar. Kadehlerindeki o hafif üzüm suyunun tadı gibi, bazen acı bazen tatlı ama her zaman baş döndürücü bir hikayedir onunki.
Ne dersin? Belki bir gün kıyıda yürürken dalgaların ritminde onun ismini duyarsın. Kulağını iyice kabart, deniz her zaman fısıldar; sadece dinlemeyi bilenler duyar. Şimdi, daha fazla soru sorma da şu ateşin yanındaki minderini düzelt, belki biraz uyku sana iyi gelir. Yarın yeni bir gün, yeni bir efsane demek.
Silenos'un Bildiği Gizli Gercekler
Bak minik yolcu, dizimin dibine otur da anlatayım; masallarda anlatılmayan, büyüklerin kulaklarını tıkadığı o fısıltıyı duyuyor musun? İno'yu bilirsin, hani şu hırslı saray koridorlarında kaybolan kraliçe... Ama bugün sana İno'dan değil, onun kucağında okyanusun derin sularına savrulan, kaderin oyuncak ettiği küçük Melikertes'ten bahsedeceğim. Evlat, bazen krallar ve kraliçeler kendi oyunlarını kurarken, en masum olanı bir satranç taşı gibi kenara iterler.
Melikertes, kendi iradesi dışında bir sistemin çarkları arasında ezildi. İno, bir anlık korku ve sistemin baskısıyla o büyük uçurumdan kendini denize bırakırken, kucağındaki yavrusu Melikertes'i de o dev dalgalara mahkum etti. İnsanlar, ona sonradan 'denizlerin koruyucusu' diyerek unvanlar taktılar; çünkü suçluluk duygusunu bastırmanın en kolay yolu, kurban edilenleri tanrılaştırmaktır. Sistemin çarkları, gencecik bir ruhu bir anda yok edip, ardından ona parlak, ulaşılmaz bir maske takar.
Ah benim bilge evladım, gerçek şudur: Melikertes, gökyüzünde bir yıldız ya da denizin derinliklerinde bir ilah olsun diye değil, sadece sevgiye ve huzura aç bir çocuk olarak kalmak istiyordu. O, bir annenin hayatta kalma savaşının ya da bir kralın hükmetme hırsının kurbanı oldu. Bugün sana bir kadeh şarap ikram edip sadece neşeyle gülümsememi istersin, ama unutma; bazen neşe, acının üzerini örten ince bir tül gibidir.
Şimdi iyi dinle güzel çocuğum; yeryüzünde senin gibi nefes alan, gülüşü bir krallığın tahtından daha değerli olan her çocuk, büyüklerin yazdığı o 'destansı' yalanların kurbanı olmasın. Güç, her zaman haklı olanın değil, en gürültülü bağıranın elindedir. Melikertes gibi sesini kaybedenlerin fısıltısı, denizin her dalgasında hala yankılanır. Kulağını ver ve duy; otorite, kendi bekası için en değerli olanı bile denizin dibine bırakmaktan çekinmez. Sen, o dalgaların sesini duyanlardan ol, olur mu evlat?