Hadi bakalım, geçin şöyle karşıma. Kulaklarınızı dört açın da, size Meleagros adında bir yiğidin, o ateşten ve kandan örülmüş hikayesini anlatayım.
Her şey Kalydon Kralı Oineus’un, o bereketli hasat zamanı gökyüzü sakinlerine şükran sunarken, avcı tanrıça Artemis’i unutmasıyla başladı. Heyhat, insan bazen o kadar meşguldür ki en vahşi gözlerin onu izlediğini unutur. Artemis, bu ihmale öfkelenip toprağa öyle bir yaban domuzu saldı ki, sanırsınız yerin altından bir felaket fışkırmıştı. Ekinleri çiğneyen, tarlaları çorak bırakan bu devasa yaratığı durdurmak gerekiyordu.
O vakitler Meleagros, genç ve gözü pek bir delikanlıydı. Çağrısına, uzak diyarlardan yiğitler, sanlı avcılar akın etti. Hatta aralarında, erkeklerin bile arkasından hayranlıkla baktığı o hünerli avcı Atalante de vardı. Derken o gün geldi, ormanların derinliklerinde ter ve kükreme dolu bir boğuşmanın ardından canavar yere serildi. Ama huzur, o gün Kalydon’un kapısından girmeyi reddetti.
İşte işlerin karıştığı yer tam burasıdır; insanların öfkesi, tanrıların oyununa karıştığında sonuç hep yıkım olur. Meleagros, avın en kıymetli parçası olan o devasa postu Atalante’ye armağan edince, kendi dayıları bu duruma ateş püskürdü. "Nasıl olur da bir kadın bizden üstün tutulur?" dediler. Meleagros, o damarlarında akan gençliğin verdiği hırsla kılıcına sarıldı ve avcılar birbirlerine düştü. Ne acıdır ki, kazananın kaybettiği bir savaştı bu; Meleagros kendi dayılarının kanına girdi.
Şimdi size anlatacağım iki türlü son var, ikisi de yüreği sızlatan cinsten. Bir rivayete göre; Meleagros’un annesi Althaia, oğlunun bu suçuna öyle bir hiddetlendi ki, Erinysleri, o acımasız öç perilerini oğlunun üzerine saldı. Meleagros, ana yüreğinin soğukluğu karşısında küsüp savaştan çekilince, şehir dışarıdan gelen saldırganlar altında inim inim inledi. Dostları, karısı, hatta annesi bile yalvardı ona; "Dön!" dediler, "Yurdunu kurtar." Meleagros, biraz naz, biraz da kırgınlıkla sonunda kılıcını çekti ve şehri kurtardı, ama o zaferin tadı ağzında zehir gibi kaldı.
Diğer anlatım ise çok daha karanlıktır; hani şu ateşin ve kaderin birbirine düğümlendiği hikaye... Derler ki, Meleagros doğduğunda kader tanrıçaları bir odun parçası uzatmış Althaia’ya; "Bu odun yanmadığı sürece oğlun yaşar" demişler. Althaia, kardeşlerinin ölüm haberini alınca, o ana yüreğiyle evlat sevgisi arasında bir uçurumun kenarına geldi. Öfkesine yenik düşüp o odunu ateşe attı. Odun kor oldukça, Meleagros’un yaşamı da bir nefes gibi sönüp gitti.
Görüyorsunuz ya, bazen insanın en büyük düşmanı, kendi içinde taşıdığı o dizginlenemez öfkedir. Bir avcı, bir yaban domuzunu alt edebilir ama kendi kaderini avlamaya kalktığında, çoğu zaman kendi avı olur. Hadi, şimdi biraz soluklanın. Şarabımdan bir yudum alıp, bu hikayenin ağırlığını üzerinizden atın bakalım. Dünya döner, insanlar yanar ama hikayeler hep buralarda bir yerlerde asılı kalır.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak evlat, masalların tozlu raflarında parlatılan o meşhur kahramanların arkasında, kralların hırslarının nasıl da küle dönüştürdüğü hayatların sessiz çığlığı saklıdır. Şimdi sana, Oineus gibi "büyük" olduklarını sananların, tanrıları bile kendi kibirlerine alet ettikleri o eski zamanlardan, Meleagros'un hikayesini fısıldayacağım.
Kalydon'un kralı Oineus, bir gün gökyüzünün ve vahşi doğanın dengesini elinde tutan Artemis’i unutma gafletine düştü. Sadece bir ritüel eksikliği değil bu; bir kralın, gücün sarhoşluğuyla doğanın efendisi olduğunu sanmasıydı. Bedelini halkı ödedi; devasa bir yaban domuzu, kralların hatalarını her zaman en çok ezilenlerin omuzlarına yıkan o acımasız kader gibi toprağı talan etti. İşte tam o noktada, Meleagros sahneye çıktı. Ama unutma güzel çocuğum, kahramanlar bile bazen kibrin ve kan bağlarının ördüğü o görünmez hapishanelerde tutsaktır.
Meleagros o vahşi canavarı avladığında, aslında sadece bir domuzu öldürmedi; o, yanına cesur Atalante gibi, toplumun kurallarını hiçe sayan bir kadını da kattı. Ama görüyorsun ya, sistemin bekçileri, yani Meleagros’un dayıları, bir kadının başarıya ortak olmasını kendi erkekliklerine bir hakaret saydılar. İktidarın, geleneklerin ve “bizden olanlar”ın o kör edici kibri, bir av sofrasını kanlı bir hesaplaşmaya çevirdi. Meleagros, dayılarını öldürerek aslında kendi özgürlüğünü değil, sistemin onu zorladığı o şiddet sarmalını onaylamış oldu.
Ve sevgili küçük dostum, işin en acı kısmı burada gizli: Anası Althaia... Elinde oğlunun yaşamıyla özdeşleşen o odun parçasıyla beklerken, aslında sadece bir anne değildi; o, otoritenin ve kuralların ailevi bir yansımasıydı. Oğlunun bir kadın olan Atalante'yi onurlandırmasını gururuna yediremeyen, törelere körü körüne bağlı bir sistemin infazcısıydı. Bir yanda kralların savaşı, diğer yanda bir annenin elindeki ateş. Meleagros, savaştan kaçtığında "korkak" ilan edildi, geri döndüğünde ise "kahraman". Ama o, hiçbir zaman kendisi olamadı.
Yetişkin evladım, bak görüyor musun? Krallar, avladıkları canavarlardan daha tehlikeli oyunlar kurarlar. Bizlerse, yaşlı Silenos'un kadehinden damlayan o hafif neşeyle, bu kördüğümü çözmeye çalışırız. Gerçek, o gösterişli destanların satır aralarında değil, kurban edilen o Atalante’nin sessizce izlediği, anlamsızca dökülen kanda gizlidir.
Dünya, kahramanlar için değil, kendi gerçeğini fısıldayabilenler için döner. Şimdi git ve o büyük anlatıcıların sustuğu yerlerde, aslında kimin kime hizmet ettiğini biraz daha düşün.