İthaka’nın sarp kayalıkları arasında, rüzgarın ıslık çaldığı o eski günlerde, Melanthios adında bir keçi çobanı yaşardı. Gençti, çevikti ama kalbi ne yazık ki bir keçinin inatçı toynaklarından bile daha katıydı. O, kralı Odysseus’un sarayındaki keçilere bakmakla görevliydi; oysa sarayın asıl sahibi, o meşhur ve kurnaz kral, uzun yıllar boyunca evinden, yuvasından, eşinden uzaklarda diyar diyar gezmekteydi.
Odysseus, onca yıl süren maceraların ardından, nihayet evine geri döndü. Ama öyle ihtişamlı zırhlar içinde değil; tıpkı bir dilenci kılığında, yırtık pırtık elbiseler içinde geldi kendi sarayına. Kimse onu tanıyamadı, kendi köpeği Argos hariç! Ama Melanthios? O, gökyüzü sakinlerinin bile nefret edeceği türden bir nankörlüğe sahipti. Efendisi yokken saraya doluşan, onun ekmeğini yiyip, şarabını içip, hanesine göz diken o arsız taliplerin tarafını tuttu. Zavallı, dilenci kılığındaki kralına rastladığında, ona bir yabancıya, bir misafire davranılması gereken nezaketle yaklaşmak yerine, o koca elleriyle onu itip kakmaktan, ona hakaretler savurmaktan çekinmedi.
Kibir, insanın gözünü öyle bir perdeler ki dostunu düşman, düşmanını ise kurtarıcı sanır. Melanthios, saraydaki o gürültülü ve saygısız adamların tarafını tuttu. Odysseus, sadık çobanı Eumaios ile birlikte saraydaki o büyük hesaplaşmaya giriştiğinde, Melanthios gizlice hazine odasına sızıp taliplere silah taşıma küstahlığını gösterdi. İşte o an, oyunun sonunun geldiği andı. Odysseus’un ve sadık dostlarının kurduğu akıllıca bir düzenle, o kurnaz çoban kıskıvrak yakalandı.
Ancak Melanthios’un hikayesi, masallardaki gibi "gökten üç elma düştü" diye bitmedi. Sadakatsizliğin, nankörlüğün ve efendisine ihanet etmenin bedeli, o devirlerde oldukça ağırdı. Yakalandığında, sarayın o geniş avlusunda, sadece elleri ve ayakları değil; onurunu temsil eden her şey bir bir elinden alındı. İhanetle kirlenmiş o beden, acımasızca cezalandırıldı.
İşte böyle evlat, sadakat bir ağacın kökü gibidir; eğer onu baltayla kesersen, altında duran herkesle birlikte sen de devrilirsin. Melanthios, İthaka’nın gökyüzüne bakıp da utanmayan o kaba saba adamlardan biri olarak tarihe geçti. Şimdi, hadi bakalım, bu kadarı yetti size. Kadehimdeki son damlayı bitirirken, şunu unutmayın: İnsanın en büyük serveti altınları değil, başını yastığa koyduğunda kalbinin ne kadar huzurlu olduğudur. Sizin kalbiniz huzurlu, yolunuz aydınlık olsun.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak evlat, solgun ayın altında dinlenirken kulağına eğilip sana masallarda asla anlatılmayan o kadim sırrı fısıldayayım... Hani o büyük krallar, hani o destanların parıldayan kahramanları vardır ya; işte onların zırhlarının altındaki pası, sadece gerçek bir bilge görebilir.
Bugün sana Melanthios'tan bahsedeceğim. Onu kitaplarda sadece bir 'hain', bir 'nankör' olarak okuturlar; ama neden böyle oldu, hiç düşündün mü güzel yavrum? Bir çoban, neden efendisinin evine düşman kesilir? Odysseus, yani o kurnaz kral, yirmi yıl boyunca evini ve halkını belirsizliğe terk edip gittiğinde, geride kalanların nasıl bir karanlıkta boğulduğunu kimse sorgulamaz.
Melanthios ve kız kardeşi Melantho, o sarayın koridorlarında kendi iradeleriyle değil, açlığın ve korkunun pençesinde savruldular. Krallar birbirini yerken, asıl ezilenler hep sofranın kırıntılarına muhtaç olanlardı. O, efendisine karşı değil; kendisini o çaresizliğe mahkum eden, düzenin çarkları altında un ufak edilen insanlık onuruna tutunmaya çalışıyordu. Kendi küçük dünyasında, o zorbaların yanında durmaktan başka bir çıkış yolu bulamadı belki de... Hata mıydı? Belki. Ama bir kralın hırsı uğruna, bir insanın nasıl çaresizliğe sürüklendiğini görebilmek için, şarabın verdiği o hafif neşeyle değil, tüm hayatın acı gerçeğiyle bakmak gerekir.
Sonra ne mi oldu? O büyük "kahraman" Odysseus, evine döndüğünde merhamet mi gösterdi dersin? Hayır sevgili dostum, hayır evlat... O, kendi düzenini yeniden kurmak için bir kasap gibi davrandı. Melanthios'un o acı dolu sonu; kulaklarının, burnunun ve yaşamının o vahşi yöntemlerle koparılması, aslında bir zafer değil, mutlak otoritenin kendi kurallarına uymayanlara verdiği bir "ceza" dersiydi.
Bir insanı, sahip olduğu her şeydeninsanlığından bilekoparıp geride bırakmak, bir kralın en büyük utancıdır. Ama bunu destanlarda hep 'adalet' diye yutturdular sana. Oysa Melanthios'un avludaki sessiz çığlığı, aslında tüm kralların tahtlarını sarsacak kadar gürdür.
Şimdi anlıyor musun? Güç sahipleri hikayeyi hep kendi kalemleriyle yazarlar; oysa biz, mürekkebin içindeki o kanlı gerçeği okumayı öğrenmeliyiz. Uyu şimdi, zihnindeki o parmaklıkları kırmadan uykuya dalma...