Gelin bakalım minik dostlarım, biraz yanaşın. Dionysos’un neşesiyle parlayan şu yaşlı gözler, bugün size esmer ayaklı bir bilgenin, Melampus’un hikayesini anlatacak. Hani şu toprağa basan ama başı gökyüzü sakinlerinin sırlarına değen adamın...
Melampus, adını biraz tuhaf bir şekilde almış. Annesi onu dünyaya getirdiğinde, minik gövdesini gölgeye saklamış ama ayaklarını güneşte unutmuş. Güneşin öpücüğü ayaklarını esmerleştirince, adı da "kara ayaklı" kalıvermiş. Ama siz onun ayaklarına bakmayın, asıl onun kulaklarına ve gözlerine hayran olmalısınız.
Çocukken, ormanda ölü bir yılan bulmuş. Şimdi başka bir çocuk olsa korkup kaçardı, değil mi? Ama bizimki öyle mi? Saygıyla bir odun yığını hazırlamış, yılanı tıpkı bir insan gibi uğurlamış, yavrularını da kendi eliyle büyütmüş. Yılanlar bu iyiliği unutur mu hiç? Gece vakti sessizce gelip dilleriyle çocuğun gözlerini ve kulaklarını yalamışlar. İşte o gün, Melampus dünyayı başka türlü duymaya, başka türlü görmeye başlamış. Kuşların neşeli şakımasını, karıncaların telaşlı fısıltısını, hatta rüzgarın ağaçlara ne fısıldadığını anlamaya başlamış. Artık o, doğanın dilini konuşan bir hekim olmuş.
Bir gün kardeşi Bias, Neleus’un kızıyla evlenmek istemiş ama babası Neleus, "Önce Phylakos’un o meşhur sürülerini getir!" diye şart koşmuş. Yalnız o sürünün başında, değil bir insan, sineğin bile uçmaya korktuğu öyle bir köpek varmış ki, evlere şenlik! Melampus, "Ben alırım," demiş ama işler karışmış. Yakalanmış ve bir kulübeye kapatılmış.
İşte tam o sırada, o tuhaf kulübenin tepesindeki böceklerin kendi aralarında fısıldaştığını duymuş: "Ah, şu kirişler çürüdü çürüyecek, birazdan çökecek!" diye dertleşiyorlarmış. Melampus hemen kapıdakilere seslenmiş: "Dışarı çıkın! Bu dam başınıza yıkılacak!" dediği an, çatı bir gürültüyle çökmüş. Bunu gören Phylakos, bu adamın sadece hayvanların değil, kaderin de dilini bildiğini anlamış. Tabii, bir de kendi oğlunun derdine derman olmasını istemiş. Melampus, doğanın sırlarıyla bunu da çözünce, söz verdiği sürüyü almış ve kardeşinin mutluluğuna yol açmış.
Hele bir de Argos krallığındaki o meşhur olay yok mu... Proitos’un kızları kafayı biraz üşütmüşler; kendilerini inek sanıp kırlarda böğürerek geziyorlarmış. Kral çaresiz, Melampus’u çağırmış. Melampus da, "İyileştiririm ama karşılığında krallığın bir kısmını isterim," demiş. Kral önce nazlanmış, kızlar iyice kontrolden çıkınca mecbur kabul etmiş. Melampus, kadim otlar ve türlü büyülerle prensesleri o ineklik rüyasından uyandırmış.
İşte çocuklar, Melampus böyle biriydi. Bir yudum şarapla keyiflenen biz ölümlülerden farklı olarak, o, dünyayı bir bütün olarak dinlemeyi bilirdi. Şimdi söyleyin bakalım, sizce kuşlar bugün ağaçların tepesinde birbirlerine neler anlatıyor? Bir dahaki sefere daha dikkatli dinleyin, belki siz de kendi hikayenizin sırrını yakalarsınız.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak minik yolcum, masalların altın varaklı sayfaları arasında anlatılmayan bir sır var... İnsanlar kralların zaferlerini, altın kalkanların parıltısını anlatmaya bayılırlar. Ama toprak, gerçekleri başka türlü fısıldar. Bugün sana, ayakları güneşte kavrulmuş, ismi Melampus olan o bilgeden bahsedeceğim. Dinle bakayım güzel evladım.
Melampus, doğduğunda gölgede kalmak yerine, ayaklarını güneşe uzatan bir çocuktu. Onun bilgeliği bir sarayda değil, ölü bir yılanın sessizliğinde filizlendi. İnsanların "basit bir hayvan" deyip geçtiği bir canlının cenazesini kaldıran, onun yavrularına sahip çıkan o çocuk, aslında dünyanın gerçek sahipleriyle, yani doğayla fısıldaşmayı öğrendi. İnsanlar, yılanların dilini anlayanı "büyücü" diye yaftalar; oysa Melampus sadece, iktidar hırsıyla körelmiş gözlerin görmediği, gürültüden sağır olmuş kulakların duymadığı o eski sesi duymuştu.
Neleus gibi kralların, kendi kızlarını bir mülk gibi görüp, onları "götürülmesi imkansız sürüler" karşılığında takas ettiği bir dünyada yaşadı Melampus. Düşün bir, evladım; bir baba, kendi evladının mutluluğunu neden bir köpeğin beklediği sığırlara değişir? O krallar, kendi güçlerini korumak için sevgiyi bile bir pazar yerine çevirmişlerdi. Melampus, o hapishane kulübesinde tavanın çatırtısını dinlerken aslında sadece bir çöküşü değil, kralların o sarsılmaz sandıkları kibirli düzeninin de nasıl çatırdadığını duyuyordu.
Ya o Argos kralı Proitos? Kızlarının acısı, babalarının hırsından kaynaklanan görünmez bir zincirdi. Prensesler kendilerini inek sanıp kırlara kaçarken, aslında o daracık saray duvarlarından, o boğucu "kraliyet kurallarından" özgürlüğe kaçıyorlardı. İnsanlar buna "delilik" dedi, oysa bu sadece ruhun, otoritenin baskısına karşı bir isyanıydı. Melampus, kralların aciz kaldığı yerde, bir şifacı olarak değil, bir müzakereci olarak sahneye çıktı. Krala şunu söyledi: "İyileşmemi istiyorsan, gücünü paylaşacaksın." Çünkü Melampus biliyordu ki, dünya ancak tek bir adamın buyruğundan kurtulup paylaşıldığında nefes alabilir.
Şimdi şunu aklında tut, benim güzel, meraklı evladım: Melampus, kralların teklif ettiği tacı değil, doğanın verdiği bilgiyi seçti. Bir yudum neşeli şarap içip gökyüzüne bakarken unutma; en büyük güç, başkalarına hükmetmek değil, dilsizlerin dilinden anlamak ve adaleti paylaşabilmektir. Tarih, kazananları kahraman yapsa da, gerçek bilge, sistemi sorgulayan ve o sistemin çarkları arasında ezilenin elinden tutan kişidir.
İşte böyle... Şimdi git ve rüzgarın ne fısıldadığını dinle. Bakarsın, sen de yılanların dilini çözersin.