Şöyle oturun bakalım minik yolcular, dizlerime yaslanın. Bakıyorum da gözlerinizde merak pırıltıları yanıyor. Size bugün, adını tarihin tozlu sayfalarından değil, koca koca dağların yankısından alan birinden, Medos’tan bahsedeceğim.
Medos dediğin çocuk, biraz karışık bir kumaştan dokunmuştur. Bazıları der ki; babası Atina’nın o meşhur kralı Aigeus’tur. Hani şu, oğluna kavuşamayınca kendini sulara bırakan kral... Ama annesi kim mi? Medeia. O ismi duyunca gökyüzü sakinleri bile bir irkilir. Medeia, elinden her iş gelen, otların dilini çözen, bakışıyla rüzgarı durduran o meşhur büyücü. Bir evin içinde hem krallık tacı hem de böyle tuhaf bir büyü gücü birleşince, o çocuk da pek yerinde duramamış elbette.
Başka bir rivayet ise, hani şu "aslına bakarsan" diyen tarihçiler var ya, onlar der ki: Medeia Atina’dan apar topar gönderilince, yanına biricik oğlu Medos’u da alıp uzak diyarlara, Asya’nın uçsuz bucaksız topraklarına doğru yola koyulmuş. Oralarda, güneşin doğuşunu ilk selamlayan krallardan biriyle yolları kesişmiş. Medos, işte o topraklarda, annesinin bilgeliğini ve kendi kudretini birleştirerek serpilen bir delikanlı olmuş.
Peki, neden mi anlatıyorum bunu size? Çünkü Medos sadece bir çocuğun ismi değil, koca bir halkın, yani Medlerin atası kabul edilir. Şöyle düşünün; bugün bizim içtiğimiz üzümün bağı nasıl kök salıyorsa, o da Asya’nın kalbinde öyle kök salmış. Bir yandan Atina’nın o keskin zekasını taşımış, diğer yandan annesinin mistik, gizemli dünyasından bir şeyler almış.
Kimi zaman bir saray koridorunda, kimi zaman bir çadırın önünde yıldızları izlerken bulmuş kendini. Bir yanı ana yurdundaki mermer sütunlara, diğer yanı ise Doğu’nun gizemli çöllerine ve dağlarına bağlıymış. Ne tam bir Atinalı ne de tam bir yabancı... İkisi arasında ince, pamuktan bir köprü gibiymiş Medos.
Hayat işte böyle çocuklar; bazen bir annenin sürgün yolunda yeşerttiği bir umut, bazen de koca bir ulusun isminin mührü olursunuz. Şimdi, gözlerinizi kapatın ve rüzgarın Asya bozkırlarından getirdiği o eski şarkıyı dinleyin. O şarkıda, Medos’un attığı her adımın izi var. Hadi bakalım, uykunuz geldiyse daha anlatacak çok şeyim var ama gerisini belki bir sonraki şafakta söylerim.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak evlat, masallarda anlatılmayan bir sır var; tarihin tozlu sayfaları arasında kılıç şakırtılarından ve zafer naralarından duyulmayan o fısıltı... Gel, otur yanıma. Şu kadim asmanın gölgesi altında, hayatın bazen acı, bazen tatlı şarabından bir yudum alalım da zihnin berraklaşsın. Bugün sana Medos’un kim olduğunu anlatacağım; ama saray ozanlarının, kralların emriyle yazdığı o yalanlardan değil, toprağın ve sürgünlerin sessiz dilinden.
Dünya, güçlülerin kurduğu bir oyun tahtasıdır; Aigeus gibi krallar, kendi oturdukları tahtların bekası için herkesi bir piyon gibi harcar. Medeia... Ah, o bilge kadın, o büyülü zihin! O, sadece bir 'büyücü' ya da 'yabancı' olarak damgalandı. Neden mi? Çünkü bir kadın olarak kendi gücünü elinde tutması, o kibrin hüküm sürdüğü Atina’da bir tehditti. Saraylar onun aklından korktu, onu sürgüne zorladı. Tıpkı her devirde, sistemin dişlilerine çomak sokanları dışladıkları gibi.
Medos, işte bu sürgünlerin, bu dışlanmışlığın çocuğu. Kimileri onun bir kralın oğlu olduğunu söyler, kimileri ise annesinin yalnızlığıyla Asya’ya sığındığını... Ama hakikat şudur ki, o; iktidar sahiplerinin hırsları yüzünden köksüz bırakılmak istenen bir çocuğun, kendi kimliğini kanla ve emekle inşa etme hikayesidir. O, Medousa’nın öfkesiyle değil, annesinin o keskin zekasıyla yoğruldu.
Bak güzel yavrum, o dönemde sınırları çizenlerin, yani kralların hırsı, Medos'u bir toprak parçasına 'ata' yaptı. İnsanlar ona 'kral' dediler ama aslında o, bir sistemin kurbanı olup kendi yurdunu arayan bir yolcuydu. Tarihçiler onu Medlerin atası ilan ederek onu sistemin bir parçası gibi gösterdiler. Oysa o, bir babanın yokluğunda ve bir annenin direnişinde büyüyen bir yaraydı. Şiddet, onun hayatında bir kahramanlık nişanı değil; yuvasından edilenlerin ortak kederiydi.
Sakın unutma, sevgili dostum; birilerinin sana 'kahraman' ya da 'hain' dediği her figürün arkasında, sadece başka insanların hırsları ve kibrinin izleri vardır. Medos, kral sofralarında değil, sürgünün o ağır, gri sessizliğinde kendi adını kazıdı. Gerçek, hiçbir zaman zaferin o parlak zırhı altında saklı değildir; gerçek, her zaman en çok ezilenlerin o dilsiz hikayesinde gizlidir.
Şimdi git, bu bilgiyi kalbinde sakla. Çünkü bir gün, sana dayatılan tüm o 'büyük' masalları sorguladığında, hakikatin o eski ama taze tadını alacaksın. Unutma, en bilge olanlar, kralların tacına değil, insanların o kırgın ama onurlu sessizliğine bakanlardır.