Şöyle kurulun bakalım ağacın gölgesine, minik yaramazlar! Bugün size, sabahın ilk ışıklarıyla birlikte pencerelerinize vuran o tatlı sıcaklığın ardındaki hanımefendiden, yani Mater Matuta’dan bahsedeceğim.
Eski zamanlarda, Roma şehrinin sokaklarında yaşayan anneler, o daha güneş ortalığı iyice ısıtmadan erkenden kalkar, bu tanrıçanın adını fısıldarlarmış. Hani gün ağarırken gökyüzü önce utangaç bir pembe, sonra altın rengi olur ya? İşte o vakitler, Mater Matuta’nın en neşeli zamanıdır. Her yıl haziranın on birinde, yani güneşin iyice parladığı o güzel günde, şehre bir şenlik havası çökerdi. "Matralia" derlerdi bu bayrama; anneler, analar en güzel giysilerini kuşanır, evlatları için dualar eder, çiçeklerle donatırlardı dört bir yanı.
Derler ki, Mater Matuta’nın hikayesi biraz da denizlerin derinliklerinden süzülüp gelen bir esintiye benzer. Yunan topraklarından, o uzak diyarlardan gelenler bu tanrıçayı, denizlerin kızı İno-Leukothea ile bir tutarlar. İno, hani şu talihsizliklerin kıyısından dönüp de kendini denizin serin kollarına bırakan o cesur kadın... Sular onu bir deniz kızı olarak kucaklamış, dalgalar yardımıyla İtalya kıyılarına, o kumsalların altın rengi kumlarına kadar getirmiş.
İşte o günden sonra, hem şafağın ışığı hem de denizlerin koruyuculuğu tek bir isimde birleşmiş: Mater Matuta. O, hem sabah güneşiyle dünyaya "merhaba" diyenlerin annesidir hem de fırtınalı denizlerde yolunu kaybedenlere ışık tutan bir gökyüzü sakini.
Hani derler ya, "sabahın hayrı akşamın şerrinden iyidir" diye; işte o sabahın hayrı, bizzat bu tanrıçanın parmak uçlarından sızar dünyaya. Şehirdeki o şenliklerde, kadınlar bir elinde çiçekler, diğerinde çocuklarının minik elleriyle yürürken, sanki Mater Matuta da gökyüzünden gülümseyerek onları izlermiş.
Şimdi söyleyin bakalım, yarın sabah güneş doğduğunda, odanıza sızan o ilk ışığa bakıp Mater Matuta’ya bir selam gönderecek misiniz? Unutmayın, ne kadar bilge olursanız olun, bazen sadece bir gün doğumu bile anlatacak onca efsaneden daha kıymetlidir. Eh, şarabımın dibini de gördüğüme göre, şimdi biraz kestirme vakti... Siz de o güzel düşlerinize Mater Matuta’nın altın ışıklarını alın, olur mu?
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak minik yolcum, kulaklarını iyice aç. Sana anlatılan o parıltılı tapınakların, o görkemli törenlerin arkasındaki gölgeli gerçeği kimse söylemez. Yetişkinler, sadece düzenin süslü elbiselerine bakarlar ama biz, hakikatin çıplak ayaklarını izleriz. Gel, biraz şarap içip zihnini berraklaştır da sana Mater Matuta’nın, o unutulmuş kadının gerçek hikayesini fısıldayayım.
Roma’nın tozlu sokaklarında ona 'annelerin koruyucusu' derler, 11 Haziran’da şerefine şölenler kurarlar. Güya o, sabahın ilk ışığı, günün doğuşudur. Ama evlat, güç sahipleri her zaman kendi krallıklarını sağlamlaştırmak için eski acıları tatlı bir ışığa boğmayı severler. Mater Matuta dedikleri o kadının ruhu, aslında İno-Leukothea’nın hırpalanmış hikayesinden beslenir. Peki, kimdir bu İno? Tanrıların oyuncağı olmuş, hırslı kralların gölgesinde ezilmiş bir kadındır o.
Düşün bir; İno, bir kraliçeydi ama saray denilen o altın kafeslerde kadınların kaderi, erkeklerin gururuna bağlıdır. Başka bir kadının, tanrıça Hera’nın öfkesinden kaçarken, kendi çocuğunu kucağına alıp denize, o uçsuz bucaksız karanlığa kendini bıraktı. Neden biliyor musun? Çünkü sistem, ona başka bir çıkış yolu bırakmamıştı. Boğulmak, bir erkeğin elinde oyuncak olmaktan daha onurlu gelmişti ona.
Deniz, onu öldürmek yerine başka bir şeye dönüştürdü. O günden sonra İtalya kıyılarına vuran, sadece bir kraliçe değil, özgürleşmiş bir ruh, Leukothea oldu. Roma, onun bu kaçışını ve acısını alıp 'annelik kutsallığı' diye bir kalıba soktu. Çünkü güç, başkaldıranı bile kendi düzenine bir tuğla yapmayı sever.
Bak güzel çocuğum, şafak vakti güneşin doğuşuna baktığında, onun sadece bir ışık olmadığını anla. O ışık, aslında derin sulardan çıkıp gelen, tüm kralların ve tanrıların buyruklarını reddeden o kadının çabasıdır. Bugün insanlar ona dua ederken, onun aslında sistemin zincirlerini koparıp denize atlayışını unutuyorlar. O, bir otoritenin sembolü değil, otoriteyi reddedip kendine yeni bir hayat kuranların yoldaşıdır.
Şimdi anlıyor musun neden herkes ona 'anne' diyor da, neden kimse onun neden denize atladığını sorgulamıyor? Çünkü sorgulamak, uykusunu kaçırır insanların. Biz ise, sırrı bilenler, şarabımızdan bir yudum alır ve şafağın aslında bir başkaldırı olduğunu hatırlarız. Unutma; en parlak sabahlar, en derin karanlıklardan sağ çıkmayı başaranların eseridir.