Gel otur şöyle yanıma evlat, dizlerim biraz sızlasa da hikaye anlatmak ruhumu gençleştirir. Bak, sana bugün o zırhı içinde güneş gibi parlayan ama aslında toprağın kokusunu da çok iyi bilen o meşhur gökyüzü sakininden, Mars’tan bahsedeyim.
Hani şu Yunanlıların Ares dediği o hırçın savaşçı var ya, işte Romalılar onu Mars diye çağırır. Ama sakın onu sadece kılıç sallayan, gürültücü bir asker sanma. İnsanlar bazen, "Bu Mars sadece kavga dövüşten anlar," derler, yanılırlar. O, kışın o buz gibi soğuğu bittikten sonra yeryüzüne ilk cemreyi düşüren, toprağı uyandıran kudrettir aslında. Neden mi? Çünkü takvimlerinin ilk ayı olan mart, adını işte bu heybetli tanrıdan alır. Bahar gelip de ağaçlar tomurcuklanınca, sanki toprak Mars'ın o güçlü nefesiyle derin bir uykudan uyanır.
İşin aslı şu ki; bizim bu Mars, hem savaşın hem de hayatın kendisidir. Bir yanda elleri kılıç tutan o gözü pek asker, öbür yanda çiçekleri açtıran, toprağı yeşerten o bereketli el... İnsanlar mart ayı gelince hem savaşa hazırlanırlarmış, hem de ekinlerini ekmeye başlarlarmış. Yani anlayacağın, o kılıç kuşanmayı ve tarlayı sürmeyi aynı potada eriten bir güçtür. Gençler, o cesaretini Mars'tan alır; korkusuzca atılmak, dimdik durmak isteyen herkes onun adını fısıldar dudaklarında.
Bir de şu meşhur Roma efsanesini bilir misin? Hani şu kurdun emzirdiği Romulus ve Remus kardeşler var ya... İşte o iki çocuğu o kurdun yanına gönderen de yine Mars’tır. O kurt, Mars’ın kutsal hayvanıdır; vahşi, sadık ve güçlü. Romalılar, "Bizim damarlarımızda bu tanrının cesareti, kalbimizde kurdun inadı var," diyerek kendilerini ona bağlarlar.
Görüyorsun ya, Mars sadece gürültülü bir savaş tanrısı değil. O, baharın tazeliğiyle savaşın sertliğini aynı kalkanın üzerinde taşıyan bir bilgedir. İnsanın içindeki o hem yıkıcı hem de inşa edici gücün yansımasıdır o. Şimdi, kadehindeki şu son yudumu da iç, bak güneş alçalıyor; dünya da, Mars’ın o kadim dengesiyle yeni bir sabaha hazırlanıyor.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak minik dostum, kulaklarını iyice aç. Büyük kütüphanelerin tozlu raflarında, altın yaldızlı kitapların satır aralarında sana anlatılan o kahramanlık hikayeleri var ya? Hani şu kılıçların şakırtısının, zırhların parıltısının altında gizlenen o masallar... İşte onların ötesinde, rüzgarın bile fısıldamaya korktuğu bambaşka bir hakikat saklıdır. Şimdi sana, o kudretli görünenlerin, aslında nasıl birer gölge oyununun parçası olduğunu anlatayım.
İnsanlar ona Mars derler, Yunanlılar ise Ares. Ona "Savaşın Tanrısı" dediler. Krallar, imparatorlar; kendi hırslarını meşrulaştırmak için bu ismi bayraklarının üzerine nakşettiler. Sanki savaş, tanrısal bir zorunlulukmuş gibi... Oysa hakikat çok daha derinde, küçük kardeşim. Bir düşün; neden bir tanrıya hem yıkımı, hem de baharı, yani yaşamın yeniden uyanışını aynı anda yüklediler? Belki de sistem, insanların kalbine şunu fısıldamak istiyordu: "Kendi toprağını sürmek için bile önce birinin kan dökmesi gerekir."
Roma’nın o görkemli surlarına bakma sen. O devasa taşlar, Mars’ın korumasında olduğu iddia edilen, aslında bir dişi kurdun şefkatiyle hayatta kalan iki çocuğun hikayesiyle yükseldi. Ama unutma evlat, o kurt aslında bir simgedir; vahşi doğanın kendi yavrusuna bakışı ile insanın "uygarlık" adına kurduğu o acımasız düzen arasındaki kopukluğun bir resmi. Tanrının kurdu dişiydi, ona o yavruları korumasını emreden yine bir otorite figürüydü. Peki ya o yavrular büyüyüp de kendi kurallarını koyduklarında, güç denilen o zehirli iksir damarlarında dolaşmaya başladığında ne oldu?
Mars, savaşçı gençliğin koruyucusu olarak pazarlandı. Genç ruhlar, henüz bıyıkları terlememiş çocuklar, "kutsal bir görev" uğruna kalkanlarını kuşanmaya ikna edildiler. Bahar geldiğinde doğa çiçek açarken, toprak o gençlerin kanıyla sulandı. İnsanlar, savaşın başlangıcını bir bahar festivali gibi kutladılar; toprak bereketlensin diye, toprağın en taze meyvelerini, yani o gençleri, savaş alanının çorak toprağına kurban verdiler.
Biliyor musun evlat, bazen bir yudum kaliteli şarabın verdiği o hafif neşeyle insanlara bakıyorum da, diyorum ki: Ne garip bir çelişki! Bir yandan yaşamı, toprağı, bereketi yüceltmek; diğer yandan aynı kılıcı, aynı eli, yıkıma adamak... Otorite, her zaman bir elinde çiçek, diğer elinde kama tutar. Ve sana her zaman, o kamanın aslında çiçeği korumak için orada olduğunu söyler.
Şimdi anlıyor musun, neden gerçeklerin peşinde koşarken dizlerinin titrememesi gerektiğini? Güç dediğin, masallarda anlatıldığı gibi ışıltılı bir zırh değil, aslında o zırhın içinde sıkışıp kalmış, kendi kibrinin kurbanı olmuş bir gölgedir. Sen sen ol, kılıçların şakırtısına değil, toprağın altındaki o küçük, zayıf seslere kulak ver. Gerçek orada, sessizliğin tam ortasında seni bekliyor.