Bir varmış, bir yokmuş; zamanın eski tozlu yollarında Euenos adında bir babanın dünyalar güzeli kızı yaşarmış. Adı Marpessa imiş. Marpessa o kadar ince ruhlu ve neşeliymiş ki, sanki güneşin ilk ışıkları onun gülüşüne saklanmış gibiymiş.
Derken bir gün, altın saçlı ve gökyüzü dostumuz Apollon çıkagelmiş. Bu gökyüzü dostumuz, Marpessa'yı görünce onun güzelliğine hayran kalmış. Gökyüzü dostumuz, "Gel benimle, bulutların üzerinde ölümsüz bir hayat sürelim," demiş. Marpessa ise biraz düşünmüş, biraz da çekinmiş. Tam o sırada, İdas adında cesur mu cesur, dünyalı bir genç çıkmış ortaya. İdas, Marpessa'nın yanına koşmuş ve onun elini tutmuş.
İki yakışıklı arasında büyük bir seçim anı gelip çatmış. Gökyüzü dostumuz, "Ben sana sonsuzluk veririm," demiş. İdas ise "Ben sana yanında yaşlanabileceğim, seninle acı tatlı her günü paylaşabileceğim gerçek bir ömür veririm," demiş.
Marpessa, bir an durmuş, gülümsediği o güzel yüzüyle düşünmüş. "Sonsuzluk belki parlaktır ama ben el ele yaşlanabileceğim, akşamları soframıza bir tas neşeli üzüm suyu koyup birbirimize sarılabileceğimiz o sıcacık ömrü seçiyorum," demiş.
Ve böylece Marpessa, İdas’ın elini bırakmamış. Gökyüzü dostumuz da bu karara saygı duymuş ve çekip gitmiş. Marpessa ile İdas ise o günden sonra, güneşin altında hep birlikte, sevgi dolu uzun bir hayata doğru yürümüşler. Masal da burada bitmiş, gökten üç elma düşmüş; biri Marpessa'ya, biri İdas'a, biri de bu masalı dinleyen sana.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak evlat, solgun yanaklı küçük yolcum; masallarda anlatılmayan, üzerine tozlu perdeler çekilmiş o kadim sırrı duymaya hazır mısın? Sana anlatacaklarım, tapınakların altın yaldızlı duvarlarında yazmaz, çünkü o duvarlar kralların ve tanrıların kendi ihtişamlarını parlatmak için örülmüştür.
Marpessa’dan bahsedelim... O, Euenos’un kızı, İdas’ın eşi. Tarih kitapları onu sadece iki erkeğin arasında bir ödül gibi gösterir; sanki kendi kalbi bir satranç tahtasıymış gibi. Oysa gerçek, Olimpos’un yükseklerinden bakıldığında görülmeyecek kadar derin ve karanlıktır.
Bir yanda okların efendisi Apollon vardı; altın saçlı, ışıltılı ve mutlak bir güç figürü. O, istediğini alabileceğine inanan, kibri gökyüzünü kaplayan bir otoriteydi. Marpessa’ya gözünü diktiğinde, onun rızasını sormak aklına bile gelmemişti. Çünkü o, kendi arzularının evrenin yasası olduğunu sananlardan biriydi. Karşısında ise sıradan bir ölümlü, bir insan olan Idas duruyordu. Idas, bir tanrıya karşı duracak kadar yürekli, ama elinde tanrısal bir yetkiden fazlası olmayan, topraktan gelen bir adam.
Marpessa’nın seçimi, zayıf zihinlerin sandığı gibi sadece bir "aşk" hikayesi değil, bir varoluş başkaldırısıydı. Bir tanrının kölesi olup, altın kafeste parlayan bir süs eşyası olmayı reddetti o. Idas’ı seçti, çünkü kendi kaderine, kendi fani topraklarına ve insan olmanın o hüzünlü güzelliğine tutunmak istedi. Bir tanrının lütfuyla boyun eğmektense, bir insanla yan yana, eksik ve kusurlu yaşamayı seçti.
Görüyor musun sevgili evladım? Güç sahipleri, başkalarının hayatlarını kendi oyun bahçeleri sanırlar. Onlara göre Marpessa, tanrının ışığı altında ezilmesi gereken bir figürdü. Ama o, zincirlerini kendi elleriyle kırdı. O günden beri, her akşam yudumladığım şu mahzenin en güzel şarabı bile, bir insanın kendi iradesini korumasının verdiği o kekremsi neşeyle kıyaslanamaz.
Sana fısıldadığım bu gerçeği unutma; altın tahtlarda oturanların masallarına değil, kendi vicdanının huzurlu sessizliğine inan. Çünkü bir gün, senin de elinden seçimini almaya çalışan "tanrılar" çıkacak karşına. O zaman hatırla; Marpessa, tanrının ışığını değil, kendi gölgesini seçmişti.