Hadi bakalım, yaklaşın şöyle ateşin başına. Biraz soluklanın, kemiklerim sızlıyor ama sizin o meraklı gözlerinizi görünce her şeyi unutuyorum. Size, pek az kişinin bildiği, güneşin altın sarısı parıltısını üzüm salkımlarına hapseden o yaşlı dostumdan, Maron’dan bahsedeyim.
Eski zamanlarda, Trakya’nın rüzgarlı kıyılarında, İsmaros şehrinde yaşardı Maron. Kendisi Apollon’un sadık bir rahibiydi; elleri titrer, beli hafifçe bükülürdü ama gözlerindeki o muzip ışık hiç sönmezdi. Bir gün, o meşhur gezgin Odysseus yolları şaşırıp bizim kıyılara demir attığında, ortalık biraz karıştı. Kılıçlar çekildi, toz duman birbirine girdi. Ama Odysseus, o kurnaz adam, Maron’daki bilgeliği gördü. Onu yağmalayıp kılıçtan geçirmek yerine, baş tacı etti.
Maron da bu nezakete kayıtsız kalmadı tabii. Sandıklarını açtı; içine yedi talant ağırlığında saf altın, pırıl pırıl gümüş sağraklar koydu. Ama asıl hazine, o özenle sakladığı testilerdeydi. Hani o bal gibi tatlı, koyu kırmızı olan... Öyle bir içkidir ki o, tadına bakan dünyadaki tüm dertlerini bir anlığına unutur. Maron, Odysseus’a o içkiyi verirken göz kırpıp şöyle dedi: "Dikkat et evlat, içine yirmi ölçek su katmadan sakın içme. Yoksa gökyüzü sakinleri bile baş dönmesinden yerinden oynar!"
Odysseus o testileri aldı, yola koyuldu. İleride, o devasa ve tek gözlü Polyphemos ile karşılaştığında, işlerin ne kadar sarpa sardığını biliyorsunuz. İşte o karanlık mağarada, canını kurtaran şey ne kalkanı oldu ne de kılıcı; Maron’un o efsanevi, kokusuyla büyüleyen içkisi oldu. Tepegöz'ü öyle bir sarhoş etti ki, devin o tek gözü artık sadece tatlı rüyalar görmeye başlamıştı bile.
Bazıları benim gibi, Maron’un Dionysos’un soyundan geldiğini söyler. Doğrudur da! Benim kadim yoldaşım olur kendisi. Bazen sorarlar; "Silenos, neden Maron’un eli ayağı titriyor?" diye. Gülüp geçerim. O, dünyevi işlerin ağırlığını taşıdığı için titrer; ama o kırmızı iksirle buluştuğu an, içindeki neşe sanki Olimpos Dağı’nın zirvesinden esen bir rüzgar gibi onu yeniden kanatlandırır.
Roma’da onun adına bir çeşme yapmışlar; su yerine neşeyi simgelesin diye. Şimdi gidip bir kenarda sessizce oturuyor, gökyüzü sakinlerinin bahçelerinde eski dostlarıyla şakalaşıyordur kesin. Unutmayın, bazen en güçlü kalkan, nazik bir kalbin sunduğu bir yudum dostluktur. Hadi, şimdi biraz uyku vakti; rüyalarınızda o üzüm bağlarının mis kokulu rüzgarları sizi bulsun.
### Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak güzel yavrum, masallarda sana hep kazananların, kralların ve elinde kılıçla dünyayı dize getirdiğini sananların hikayeleri anlatılır. Ama kulak ver bana, çünkü tarihin tozlu sayfaları arasında unutulmuş, oysa gerçeğin tam kalbinde duran bir sır var...
Seninle bugün Maron’dan bahsedelim. Hani şu Apollon’un rahibi, İsmaros’un bilge koruyucusu... Büyük kahraman dedikleri Odysseus, o şaşaalı gemileriyle kıyıya yanaştığında ne oldu sanıyorsun? Tarih kitapları bunu bir "ziyaret" veya "yağma" diye geçer ama aslında o, bir şehrin kendi düzenini, kendi huzurunu elinde tutan bir otoriteye karşı işlenmiş büyük bir haksızlıktır. Odysseus, Maron’u koruduğunu söyler; oysa bir rahibin, kendi evini istila eden bir yağmacıya altınlar ve o meşhur, zihni bulandıran şarabı sunması, bir kurtuluş değil, hayatta kalabilmek için verilen acı bir haraçtır.
Dinle beni genç dostum, Maron’un o meşhur şarabı, Odysseus’un elinde bir güç gösterisine dönüştü. O şarap ki, aslında bir sanatın, bir emeğin ürünüydü; Polyphemos’un gözünü kör etmek için bir silah olarak kullanıldı. Bir devin çığlıkları, bir rahibin ince zevkle damıttığı o içkinin tadıyla karıştırıldı. Odysseus, kendi zekasını övmek için başkalarının sessizliğini ve kurban oluşunu bir basamak yaptı. Maron ise, Dionysos’un soyundan gelen o ihtiyar, belki de kadehindeki neşeyle, insanların hırslarından kaçmaya çalışıyordu.
Şimdi söyle bana evlat, tarihin "ayyaş" diye yaftaladığı, elleri titreyen o ihtiyar mı daha bilge, yoksa o titreyen ellerden aldığı armağanla göz çıkaran o büyük "kahraman" mı? Romalılar ona bir çeşme diktiler, belki de Maron’un o tatlı, suyla çoğaltılmış kederini unutsunlar diye. Ama unutma ki, en büyük kralların bile zaferlerinin ardında, Maron gibi birinin zarafetle sunduğu ama acımasızca harcanmış bir miras yatar.
Gözlerini kapa ve düşün... Bazen en berrak gerçekler, bir kadehin dibinde, dünyanın gürültüsünden kaçan o sessizlerin sessizliğinde gizlidir. Odysseus yurduna döndü belki ama Maron'un o zehirli armağanını vicdanında bir ömür taşıdı. Güç, her zaman haklı olanı değil, en çok bağıranı yüceltir; oysa gerçek, her zaman en az sesi çıkanda gizlidir.