Denizlerin ortasında, dalgaların nazlı nazlı öptüğü Skyros adasında Lykomedes adında bir kral yaşardı. Bu kral, denizlerin ve rüzgarlarin ortasında kendi küçük kralligini yönetirdi. Bir gün, annesi Thetis, oğlu Akhilleus savaşlara gitmesin, oralarda hırpalanmasın diye onu Lykomedes'in sarayına getirip kızlarının arasına sakladı. Akhilleus, sanki bir prensesmiş gibi güzel elbiseler giyip kızlarla oyunlar oynadı, bahçelerde koşuşturdu. Lykomedes ise etrafında olup bitenleri izleyen, biraz endişeli bir ev sahibiydi.
Yıllar sonra sarayının kapısını başka bir misafir daha çaldı. Bu misafir, Atina'nın güçlü yiğidi Theseus idi. Theseus, kendi yurdunda huzuru bulamayınca denizleri aşıp akrabası olan Lykomedes'e sığınmaya gelmişti. Ancak Lykomedes, içinde biraz korku taşıyan bir ihtiyardı. "Ya bu güçlü misafir, benim güzel adamı elimden alırsa?" diye düşündü. Bu korku onu hiç iyi olmayan bir karara sürükledi. Bir gün, sanki manzarayı seyredeceklermiş gibi Theseus'u yüksek bir kayalığa çıkardı. O masmavi sulara karşı dururken, Lykomedes bir anlık korkusuna yenik düştü ve ne yazık ki yiğit Theseus'u aşağıya doğru itiverdi.
Görüyorsun ya evlat, krallar bazen saraylarının pencerelerinden dışarı bakarken kalplerinde korku rüzgarları estirebiliyorlar. Oysa hayat, paylaştıkça güzeldir; bir bardak üzüm suyu eşliğinde oturup masal anlattıkça, korkular küçülür, dostluklar büyür. Lykomedes ise işte böyle, hem misafir ağırlayan hem de korkularına yenilen bir hikaye kahramanı olarak kaldı hafızalarda.
Silenos'un Bildigi Gizli Gercekler
Bak evlat, masallarda anlatılmayan bir sır var... Çoğu kişi kralları altın tahtlarda oturan, her şeyi bilen huzur timsalleri sanır. Ama gel, sana Skyros adasının gölgeli kıyılarında neler döndüğünü fısıldayayım. Orada Lykomedes adında bir adam vardı. Herkes onu adasının koruyucusu sanırdı ama aslında o, kendi korkusunun tutsağıydı.
Thetis, oğlu Akhilleus'u savaşın kanlı ellerinden korumak için onu Lykomedes’in sarayına gönderdiğinde, kral bunu bir emanet gibi görmedi. Aksine, o parıltılı genç kahramanı, krallığının duvarları arasında sanki bir piyon gibi kızlarının arasına sakladı. Lykomedes, Akhilleus’un içindeki o büyük yıkım hırsını biliyordu; onu sadece kendi gücünü perçinlemek için bir perde gibi kullandı.
Sadece bu kadar da değil... Theseus adında, yorgun ve haksızlığa uğramış bir yiğit, kendine bir sığınak ararken Lykomedes’in kapısını çaldı. Bir kralın, misafirine kapılarını açması gerekirdi, değil mi? Ama 'Güçlüler' ve taht kavgası içindeki krallar için misafirperverlik, sadece kendi konumlarını tehdit etmediği sürece geçerlidir. Lykomedes, Theseus'un o vakur duruşundan korktu. O'nun kendi krallığını elinden alabileceği zehirli düşüncesi zihnini sarınca, o asil savaşçıyı bir kayalığın zirvesine, gökyüzü sakinlerinin bile bakmaya çekindiği o uçuruma götürdü.
Bir anlık öfke değil, korkakça bir kurnazlıkla, Theseus'u boşluğa bıraktı. O kayalıklar, aslında bir kralın kendi güçsüzlüğünü örtmek için işlediği sessiz bir suçun tanığıdır. İşte hayat böyledir evlat; bazıları tahtlarına tutunmak için en değerli olanları bile uçuruma iter. Sakın unutma, pelerinlerin altında parlayan taçlar her zaman en vicdanlı olanların başında durmaz. Şimdi, bardağımdaki bir damla şarabın neşesiyle şunu düşün: Gerçek bir kral, başkalarının hayatıyla kendi güvenliğini mi kurandır, yoksa kendi gölgesinden bile korkmayandır?