Thesauros Mythology Lupercus

Lupercus

Lupercus

Sürüyü kurttan koruyan, Faunus ve Pan ile özdeşleşen İtalya tanrısı. 15 Şubat’ta doğurganlığı kutsayan Lupercalia şenlikleriyle anılan bereket elçisi.

Lupercus, kadim İtalya coğrafyasında sürülerin ve çobanların kurt tehdidine karşı sığınağı olarak yüceltilen, zamanla Faunus kimliğiyle bütünleşerek Faunus Lupercus ismini alan bir figürdür. İdeolojik sınırların belirsizleştiği dönemlerde Yunan etkisine girerek Pan figürüyle özdeşleştirilmiş, böylece yerel bir çoban tanrısı, hiyerarşik panteonun dişlileri arasına eklemlenmiştir. Her yıl 15 Şubat’ta düzenlenen Lupercalia şenliği, dışarıdan bahar ve bereketin kutlanması gibi görünse de, aslında Palatinus tepesinde sembolik bir sınır çizme çabasıdır; çıplak rahiplerin ellerindeki keçi derisinden kamçılarla yollarına çıkan kadınlara vurması, bedensel bir disiplin uygulayarak iktidarın biyolojik alan üzerindeki mutlak hükmünü kutsama ritüelidir. Kısırlığı aşma iddiasıyla meşrulaştırılan bu fiziksel müdahale, tahakkümün en ilkel biçimini bedenler üzerinden kurarken, kadını doğurganlık işleviyle sınırlandırıp bu ritüel aracılığıyla otoriteye itaat mekanizmasını yeniden üretir.
Silenos
Şöyle biraz yanaşın bakalım, ateşe yakın oturun. Omuzlarınızdaki soğuğu bir kenara bırakın da size, eski zamanların o yaramaz, o neşeli, biraz da kendine has koruyucusundan bahsedeyim. Adı Lupercus. Kimileri ona "çobanların koruyucusu" der, kimileri ise ormanın derinliklerinden gelen o tanıdık ayak seslerinin sahibi.

Biliyor musunuz, bu Lupercus biraz karışıktır. İnsanlar onu bazen Faunus ile bir tutarlar, bazen de Yunan topraklarından bildiğimiz o keçi ayaklı, neşeli Pan’a benzetirler. Aslında hepsinden bir parça taşır; doğanın o durdurulamaz enerjisini, sürünün başına gelebilecek belalardan onları koruyan bir gökyüzü sakininin o dik başlı bilgeliğini...

Eskiden, takvimler Şubat ayının on beşini gösterdiğinde, Palatinus Tepesi’nde bir gürültü kopardı ki sormayın! Şehir halkı, kışın o solgun yüzünü geride bırakıp baharın gelişini kutlamak için toplanırdı. Buna "Lupercalia" derlerdi. Hani şu bereketin, toprağın uyanışının kutlandığı şenlikler...

İşin tuhafı da tam orada başlardı. Keçiler kurban edilir, bu işe gönüllü rahipler -ki o vakitler üzerlerinde pek de bir şey olmazdı, sadece keçinin derisinden şeritler taşırlardı- ellerinde o deri kayışlarla tepenin etrafında bir koşuya tutuşurlardı. Siz şimdi "Ne yapıyor bu adamlar?" diyeceksiniz. Gülmeyin hemen, bu işin bir mantığı var! O kayışları, sokaktaki insanlara -özellikle de kadınlara- hafifçe dokundururlardı. İnsanlar buna "arınma" ya da "bereketin müjdesi" derlerdi. İnanışa göre o deri, kışın getirdiği bereketsizliği siler süpürür, yerini toprağın ve insanın çoğalmasına bırakırdı.

Tuhaf, belki biraz vahşi, değil mi? Ama antik dünyanın yasaları bizimkiler gibi değildir evlatlarım; onlar için hayat, tıpkı o keçinin derisindeki esneklik gibi sert ama bir o kadar da taze bir başlangıçtır.

Lupercus sadece bir isim değil; o, kışın o sert pençesinden kurtulup bahara adım atan doğanın ta kendisidir. Şarap kadehlerini dolduranın yüzündeki o hafif gülümseme gibi, o da hem biraz muzip hem de koruyucudur. İnsanların doğayla kurduğu o eski, o ham ve o biraz da kontrolsüz bağın bir hatırasıdır o.

Hadi bakalım, şimdilik bu kadar. Çok da fazla kafa yormayın böyle işlere. Bazen hayat, bir keçi derisi kayışın havada süzülüşü kadar basit, bir bahar sabahının ilk nefesi kadar da derin olabilir. Başka bir gün, size ormanların derinliklerinde fısıldayan o gizemli seslerden daha fazlasını anlatırım. Şimdi gidip şu günü biraz neşeyle bitirin!

nav.navigate

nav.identity

common.settings

common.language
TR EN
common.theme