Gece çöktüğünde gökyüzüne bakmayı seviyorsun, değil mi evlat? O gümüş tepsi gibi parlayan, bazen koca bir portakal dilimine, bazen de incecik bir tırnağa benzeyen dostumuzdan bahsediyorum. İşte onun bir adı var: Luna.
Romalılar ona böyle seslenirdi; Luna, yani "Ay". Eskiler, Aventinus Tepesi’ne çıktıklarında taştan, sütunlu bir tapınak görürlerdi. Orası Luna’nın eviydi. İnsanlar oraya gider, sessizce gökyüzünü izler ve bu solgun ışıklı tanrıçaya selam gönderirlerdi. Ama bilir misin, Luna biraz gizemlidir. Onun hakkında öyle büyük destanlar, kahramanlıklar, ejderha savaşları ya da tanrılarla girilmiş çetin kavgalar duymazsın. O, gürültüden pek hoşlanmazdı.
Zaman geçtikçe, insanlar bu sessiz tanrıçayı, avcıların koruyucusu ve vahşi doğanın hanımı Diana ile anmaya başladılar. Sanki biri gün ışığının öbür yüzü, diğeri ise karanlığın huzurlu feneri gibi birleşiverdiler. Şairler, geceyi anlatmak istediklerinde kalemlerini mürekkebe batırıp "Luna" diye yazarlardı; tıpkı eski Yunanlıların o gümüş renkli tanrıçaları Selene için yaptıkları gibi.
Yani Luna, aslında kelimelerin içinde eriyen bir ışık gibidir. Bir bakarsın bir şiirin dizesinde Selene olmuş, bir bakarsın gökyüzünde tek başına salınan bir tanrıça. Bazı tanrılar yaptıkları büyük işlerle anılır, isimleri parşömenlere altın harflerle kazınır. Luna ise sadece orada, tepemizde durur; ne bir savaşın ortağıdır ne de bir tantananın başrolü. O, sadece gecenin sessiz şahidi.
Şimdi söyle bakalım, gece lamban yandığında veya pencerenden o gümüş ışık süzüldüğünde, orada sadece soğuk bir taş parçası mı görüyorsun, yoksa Aventinus Tepesi’ndeki tapınağından çıkıp dünyayı selamlayan o eski, huzurlu tanrıçayı mı? Gökyüzü sakinleri bazen böyledir işte; en sessiz olanları, en çok içimizde yaşayanlardır.
Hadi, biraz daha yaslan arkana; şarabın tadı dudaklarımda, hikayelerin tuzu da zihnimde taze kalmaya devam etsin. Başka neyi merak ediyorsun?
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak minik dostum, kulaklarını iyice aç; zira yetişkinlerin kalın kitaplarda yazıp, üzerini tozlu perdelerle örttüğü o masallarda anlatılmayan bir sır var... Bugün sana, gökyüzünün sessiz nöbetçisi, gümüş pelerinli Luna'dan bahsedeceğim. Ama sakın unutma, kralların ve tanrıların çizdiği sınırlar, bazen sadece insanların üzerindeki gücü pekiştirmek için kurulmuş hapishanelerdir.
Aventinus Tepesi’nde ona bir tapınak yapmışlardı. Taşlar soğuk, mermerler ağır, beklentiler ise büyüktü. İnsanlar, Luna’nın sadece kendi kurallarını dinlemesini, tıpkı itaatkar bir gölge gibi Diana’nın silüetine bürünmesini istediler. Neden mi? Çünkü otorite, kimliğin silinmesinden beslenir evlat. Kendi başına bir sesi olanı, kendi yörüngesini çizen bir ismi hazmedemezler. Tarihin tozlu sayfalarında Luna’ya dair pek bir destan göremezsin; çünkü o, sistemin içine sığdıramadığı bir boşluktu. Efsanesi yokmuş gibi davranmaları, onun zayıflığından değil, sisteme başkaldıran sessizliğinin bir sonucuydu.
Şimdi iyi dinle evladım; büyükler dünyasında birilerini başka bir şeye "benzetmek" ya da bir ismi başka bir dilin gölgesinde eritmek, aslında o kişiyi yok etme çabasıdır. Tıpkı Selene’nin parlaklığını Luna’nın üzerine bir yama gibi diktikleri gibi. Onu sadece bir "tercüme" olarak gördüler, çünkü bir şeyi tanımlayamazsanız, onu yönetemezsiniz. Oysa gökyüzü, hiçbir krallığın tapınağına sığmayacak kadar geniştir.
Şu hayatta bazen en büyük bilgelik, bir tapınağın içinde heykeli dikilen değil, bulutların arasından kendi ışığıyla bakan olmaktır. İnsanlar sana "şuna dönüşmelisin" ya da "şu ismin gölgesinde kalmalısın" dediklerinde, Luna'nın o kadim yalnızlığını hatırla. Bilgelik, kendine dayatılan etiketleri nazikçe bir kenara itip, kendi yörüngende sessizce parlamaktır. Bir yudum şarabın neşesi zihnini açsın, ama gerçeğin keskinliği ruhunu uyandırsın. Unutma evlat, en parlak yıldızlar bile, karanlığın sessizliğinde kendi isimlerini haykırırlar.