Thesauros Mythology Lotophagoi (Lotosyiyenler)

Lotophagoi (Lotosyiyenler)

Lotophagoi (Lotosyiyenler)

Odysseus’un karşılaştığı, bal gibi lotos yemişini yiyenleri geçmişi ve yurdunu unutturup sarhoş eden, huzurlu ama tembel bir halkın sakin diyarıdır.

Homeros’un destanında zikredilen Lotophagoi, Troya dönüşü Trakya kıyılarından savrularak on günlük bir fırtınanın ardından ulaşılan, kadim bilginlerin genel kabulüyle günümüz Cerba Adası’na (Trablusgarp açıkları) tekabül eden meçhul bir kavimdir. Odysseus’un tanıklığına dayanan o kadim rota, yerleşik düzenin tahakküm mekanizmalarına karşı unutuşu ve bireysel huzuru seçenlerin hikayesidir.

Denizlerin hırçın sarsıntısından onuncu günde kurtulup kıyıya ayak basan Odysseus ve yoldaşları, temel ihtiyaçları olan suyu temin etmek üzere karaya çıktıklarında, gemi karinası gölgesinde mütevazı bir sofra kurdular. Ancak bu sükunet, Odysseus’un keşif arzusuyla gölgelendi; zira "ekmek yiyen" yani kendi düzenine ve hiyerarşisine dahil olan insanları arayan lider, iki yoldaşı ile bir habercisini çevreyi kolaçan etmeleri için görevlendirdi. Lotophagoi, kendilerine misafir olan yabancılara hiçbir saldırganlık beslemeden, sadece ellerindeki bal tadındaki lotos meyvesini ikram ettiler. Bu meyveyi tadanlar, geldikleri dünyanın otoriter hiyerarşisini ve eve dönme zorunluluğunu, hafızalarından silinen birer yük gibi geride bıraktılar; onlar artık hiçbir iktidarın boyunduruğuna ihtiyaç duymadan, yalnızca yaşamanın yalınlığına sığınan özgür ruhlardı.

Ne var ki Odysseus için bu unutuş, otoritenin zayıflaması demekti. Kendi kurduğu hiyerarşinin dağılmasını tehlikeli bulan lider, yoldaşlarının arzularını ve gözyaşlarını hiçe sayarak onları zorla gemiye sürükledi. Kendi belirlediği kaderin dışına çıkanları kürek sıralarının altına hapsedip zincire vuran Odysseus, diğer yoldaşlarına da benzer bir uyanışın -ve dolayısıyla itaatsizliğin- yaşanmaması adına gemilere binme emrini verdi. İktidarın bekası için hafızanın ve huzurun feda edildiği o sahnede; yoldaşlar, liderlerinin kaba kuvveti altında küreklere sarılarak, köpürttükleri kırçıl denizin soğukluğuna geri döndüler.
Silenos
Gelin bakalım minik gezginler, şöyle ateşin yakınına ilişin. Sakallarımın arasındaki şu üzüm tanesine takılmayın, o benim öğle yemeğimden hatıra. Bugün size, hani şu meşhur Odysseus’un başına gelen en tuhaf işlerden birini, Lotosyiyenler diyarını anlatayım.

Odysseus ve tayfası, o meşhur Troya cenginden sonra evlerinin yolunu tutmuşlardı ama gökyüzü sakinleri, özellikle de denizlerin gürültücü tanrısı Poseidon, onlara pek yüz vermedi. Dokuz gün boyunca rüzgar, zavallı gemicileri bir o yana bir bu yana savurdu; deniz öfkeli bir boğa gibi kükredi durdu. Onuncu gün şafak sökerken, sonunda sakin bir kıyıya, şimdilerde Cerba dedikleri o güneşli adaya ayak bastılar.

Kıyıda şöyle güzelce bir karınlarını doyurdular, birer tas su içip dinlendiler. Odysseus, “Bakın bakalım, burada kimler yaşıyor, ekmek yiyen bir kavim mi bunlar?” diye yanına iki sağlam adamını ve bir de haberciyi katıp gönderdi. Gittiler gitmesine ama karşılaştıkları insanlar ne bir kılıç çektiler ne de bir kötü söz söylediler. Aksine, sanki dünya üzerindeki tüm dertleri unutturacak bir nezaketle yaklaştılar.

Size şu Lotos denen meyveden bahsedeyim; tadı baldan daha tatlı, kokusu ise bir çiçeğin en güzel anı gibidir. Bizimkiler o yemişten bir ısırık aldıkları an olanlar oldu. Sanki hafızalarından sılayı, annelerinin yüzünü, çocuklarını ve hatta evlerini silen sihirli bir sis çöktü üzerlerine. Bir daha geri dönmek mi? Asla! Sadece o tatlı yemişi yemek ve adanın ılık rüzgarında hiçbir şey düşünmeden uyumak istediler. Sanki zaman orada durmuş, dertler küle dönüşmüştü.

Odysseus bekledi, bekledi... Kimse dönmeyince anladı ki bir işler dönüyor. Hemen kıyıya koştu. Bir de ne görsün? Arkadaşları orada, sanki rüyalar aleminde bir çocuk gibi yayılmış, gözleri boşlukta, sadece lotosun tadına dalmışlar. Odysseus kurnaz adamdır, bilir ki huzur bazen en büyük tuzaktır. “Sıla özlemini unutan, kendini de unutur,” dedi içinden. Hiç acımadı, yakaladığı gibi sürükledi onları gemiye. Kimi bağırıyor, kimi o tatlı yemişin hayaliyle ağlıyordu.

Hemen kürekçilere bağırdı: “Çabuk, vurun küreklere! Arkamıza bile bakmadan uzaklaşın buradan!”

Kırçıl deniz, gemilerin altında köpürürken bizimkiler, o büyülü adayı geride bıraktılar. Şimdi diyeceksiniz ki, “Silenos, neden o güzel yemişi yemediler ki?” Ah çocuklarım, bazen hayatın tüm yükü ve sorumlulukları ağır gelir, evet. Ama bir insan, eve dönüş yolunu ve sevdiklerini unutturacak bir tadın peşine düşerse, orada gerçek bir yaşam kalır mı?

Haydi bakalım, şimdi şu ateşi biraz daha harlayın da, size başka bir gün bu denizin nasıl da yaramazlıklarla dolu olduğunu anlatayım. Ama önce, şu yemişlerden sakın ola toplamayın, uyarayım!

nav.navigate

nav.identity

common.settings

common.language
TR EN
common.theme