Phrygia’nın altın sarısı başak tarlalarını bilir misiniz küçük dostlarım? Hani rüzgar estikçe dalga dalga dans eden o uçsuz bucaksız denizleri? İşte o tarlalarda, kral Midas’ın oğlu Lityerses adında biri yaşardı. Ama öyle "baba parası yiyen prenslerden" sanmayın onu; eline tırpanı bir aldı mı, sanki gökyüzü sakinlerinin en hızlısıymış gibi biçerdi ekinleri.
Ne var ki, elindeki beceri yüreğindeki karanlıkla birleşince ortaya pek de hoş olmayan bir adam çıkmış. Lityerses’in tuhaf bir hobisi vardı: Tarlasına uğrayan her yolcuyu, hiç istemeseler bile bir tırpan yarışına zorlardı. Eğer yolcu onun hızına yetişemezse ki neredeyse imkansızdı o zavallı adamı bir güzel döver, başını gövdesinden ayırır ve ekin demetlerinin arasına saklardı. Korkunç, değil mi? Toprak, bereketini böyle bir zorbanın elleriyle kirletiyordu anlayacağınız.
Derken bir gün, Lydia kraliçesi Omphale’nin misafiri olan o meşhur Herakles yolu düştü bu tarlalara. Herakles, koca cüssesi ve omuzlarındaki aslan postuyla bir dağ gibi dikildi Lityerses’in karşısına. Bizim zorbacı prens, yine kendi kurallarını dayatıp meydan okudu: "Ya benimle biçersin ya da sonucuna katlanırsın!" dedi kibirle.
Herakles gülümseyerek tırpanını eline aldı. Ama öyle telaşla değil, öyle bir ustalıkla çalışmaya başladı ki... Bir yandan ekinleri biçerken, diğer yandan dudaklarından dökülen o tatlı, huzur dolu türküler tarlayı bir efsun gibi sardı. Lityerses, karşısındakinin devasa gücünü izlerken ve o kadim ezgileri duyarken yorgunluktan dizlerinin bağı çözüldü. Gözleri yavaşça ağırlaştı, o kibirli bakışlar yerini derin bir uykuya bıraktı.
Herakles, bu zorbanın daha fazla can yakmasına izin vermedi. Onun yaptığı tüm o korkunç şeyleri, yine kendi tırpanıyla sonlandırdı.
O günden sonra Phrygia tarlalarında, hasat vakti geldiğinde insanlar tırpanlarını her sallayışta "Lityerses Türküsü"nü söylerler. Bir yanıyla o biçicinin hızına hayranlık duysalar da, diğer yanıyla zorbalığın sonunun nasıl geldiğini hatırlatırlar gençlere. Hasat bitip de o son başaklar da kesildiğinde, kupalardaki hafif meyve suları ve serin sular eşliğinde anlatılır bu masal; çünkü bilirler ki, doğa ne kadar verimli olursa olsun, insanın kendi içindeki o vahşi otları ayıklaması gerekir.
Hadi şimdi, gün batmadan şu tarlanın ucuna kadar bir yarışalım mı? Ama tırpanlarla değil, sadece gülüşlerimizle!
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak evlat, masallarda anlatılmayan bir sır var; kralların saraylarından gelen o parlak ışık, aslında altındaki karanlığı gizlemek için yakılan dev bir meşaledir. Şimdi, Phrygia’nın altın başaklı tarlalarına, o rüzgarın fısıldadığı ama kimsenin yüksek sesle konuşmaya cesaret edemediği bir hikayeye kulak ver.
Phrygia Kralı Midas'ın oğlu Lityerses derlerdi ona. Herkes onun biçme ustalığından, tırpanının güneşin altındaki o korkutucu hızından bahsederdi. Ama bir kralın oğlu olmak, eline bir güç geçtiğinde onu başkalarını ezmek için kullanma hakkını mı verir? Lityerses, tarlalarına misafir olan her yabancıyı kendi oyununa zorlardı. "Ya benim gibi çalışırsın ya da boynun o ekinlerin arasına serilir," derdi. Bir kralın otoritesini kendi bileğinin gücüyle birleştiren bu genç adam, aslında sistemin ona sunduğu o hastalıklı üstünlük duygusuyla zehirlenmişti. O ekin demetleri arasına gizlenen bedenler, aslında düzenin zayıfları nasıl öğüttüğünün sessiz çığlıklarıydı.
İşte o vakit, tarihin tozlu sayfalarında bir "kahraman" diye parlatılan Herakles çıkageldi. Lityerses’in kibiri, bir başka zorbanın gücüyle çarpışmak üzereydi. Ama biliyor musun güzel evladım, Herakles onu kaba kuvvetle değil, bir türküyle, bir ninninin uykulu huzuruyla dize getirdi. Lityerses’in ektiği o şiddet tohumları, yine aynı şiddetle biçildi. O gün tarlada akan kan, toprağa karışırken belki de ilk kez bir kral oğlunun dokunulmaz olmadığını hatırlattı dünyaya.
Bugün hala o tarlalarda hasat zamanı söylenen o türkü, Lityerses'in ustalığını över, derler. Ancak bilge dostum, halkın neden bu türküleri söylediğini hiç düşündün mü? Belki de o şarkı, unutulmasın diye değil; bir zorbanın eline geçen gücün nasıl bir yıkıma dönüştüğünü, kuşaktan kuşağa, bir ders gibi fısıldamak içindir.
Şimdi elindeki şu bir damla şarabı yudumlarken, bardağındaki ışıltıya değil, onu var eden toprağın ve emeğin gerçek bedeline bak. Çünkü gerçek, saray duvarlarının arasında değil, o biçilen ekinlerin omuzlarında taşınır. Dünyanın düzeni dediğin şey, bazen sadece kimin tırpanı daha hızlı salladığıyla değil, kimin o tırpanı yere bırakacak kadar erdemli olduğuyla ilgilidir. Unutma evlat; taç takan her baş, aslında kendi ektiği hasadı bekleyen birer biçicidir.