Bak güzel çocuğum, şuraya kıvrıl da anlatayım sana. Hani o dillere destan Thebai kralının kızı İno vardı ya; işte onun kaderi biraz hüzünlü, biraz da denizin köpükleri kadar ak pak bir dönüşümle yazılmıştır. İno, dünyevi kederlerin ağırlığı altında ezilip de kendini uçurumdan aşağı bıraktığında, hikayesi orada bitmedi. Gökyüzü sakinleri, onun çektiği çileyi görünce bu talihsiz kadını öylece bırakmadılar.
Denizin derinliklerinde, suların sonsuz maviliği arasında İno’nun ruhu başka bir surete büründü. Artık o, dalgaların arasında yankılanan hüzünlü bir kadın değil; denizcilerin dertli anlarında yardımına koşan, "Beyaz Tanrıça" yani Leukothea oldu.
Hani bazen fırtına kopar da gemiler oradan oraya savrulur ya, işte o anlarda denizciler başlarını kaldırıp engin sulara bakarlar. Eğer şanslılarsa, dalgaların arasında parlayan bir ışık, bir umut kırıntısı görürler. İşte o Leukothea’dır. Kendisi de hayattayken evladının peşinde çok deniz aşmış, çok fırtına yemişti. Şimdi ise, denizin üzerinde yürüyen bir merhamet eli gibi, sulara düşenlerin imdadına yetişir.
O, insanların acısını dindiren, onlara yollarını tekrar gösteren bir deniz anasıdır artık. Bir zamanların hüzünlü prensesi, şimdi enginlerin koruyucusu. İnsan ne kadar düşerse düşsün, ne kadar savrulursa savrulsun, bir gökyüzü sakininin ona el uzatabileceğini Leukothea’nın hikayesinden biliriz.
Demem o ki evlat, bazen son sandığın şey, aslında bambaşka bir başlangıcın, ışıl ışıl bir dönüşümün kapısıdır. Tıpkı o kadının, denizin derinliklerinde "Beyaz Tanrıça"ya dönüşmesi gibi. Şimdi git de biraz oyna; ama denizin kıyısına varırsan, Leukothea'nın köpükten pelerinini bir selamla anmayı unutma. Bilgeliğin ve denizin selamı üzerine olsun.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak evlat, masallarda anlatılmayan bir sır var; bazen bir kralın sarayında parıldayan o altın taht, aslında üzerine oturulanın ruhunu kemiren bir hapishaneye dönüşür. Bugün sana, kaderin ördüğü ağlara takılıp kendi ismini bile geride bırakmak zorunda kalan bir kadından, İno’dan bahsedeceğim. Ama fısıltılar onu artık başka bir isimle çağırıyor: Leukothea.
"Güç, bir annenin kucağındaki huzuru bile bir satranç tahtasına çevirebilir."
İno, Thebai Kralı Athamas’ın eşiydi. Saray entrikalarının ve babası Kadmos’un bitmek bilmeyen hırslarının gölgesinde büyüdü. Tanrılar mı? Onlar, aşağıda yaşanan kaosu sadece bir tiyatro oyunu gibi izleyen, kendi oyunlarının oyuncakları haline getirdikleri insanları seyretmekten keyif alan figüranlardı. Hera’nın gazabı, İno’nun üzerindeki o ağır kraliyet tacının bedeliydi. Bir annenin evladını koruma içgüdüsü, koca bir sistemin çarpıklığı içinde delilik olarak yaftalandı. İno, sistemin dişlileri arasında ezilmemek için kaçarken, uçurumun kıyısında bir seçim yapmak zorunda kaldı: Ya diz çöküp o soğuk otoritenin bir parçası olacaktı ya da kendini denizin sonsuzluğuna bırakacaktı.
Gözlerinin içine bak güzel yavrum, zira bu hikayede ne tam bir kurban ne de tam bir suçlu var. İno, sistemin kurallarını reddettiğinde, yani o uçurumdan atladığında, tanrıların oyununu bozdu. Bir tanrıça olarak yeniden doğması, bir ödül değil, bir başkaldırıydı. O artık Leukothea, yani "Beyaz Tanrıça" olarak denizlerin derinliklerinde, gemileri batan zavallı ölümlülere bir parça umut fısıldıyor.
Hatırla sevgili evladım; okyanusun hırçın suları bile, bir kralın emriyle kurulan o yalan dolu saraydan daha dürüsttür. İnsanlar ona "delirdi" dediler, çünkü kendi düzenlerine uymayan her zihni damgalamak, onların en eski huyudur. Oysa o, sadece zincirlerini kırdı. Bir kadeh şarabın neşesiyle şunu diyebilirim ki; bazen bir şeyleri tam olarak bırakmak, aslında özgürlüğe ilk adımı atmaktır.
Şimdi uyu ve unutma; krallar ölür, isimler silinir, ama Leukothea’nın denizin köpükleri arasında taşıdığı o fısıltı, hakikati arayanlar için hep orada kalacak. Sessizlerin sesi, dalgaların ritminde saklıdır.