Bak evlat, şöyle otur yanıma da sana bir deniz yolculuğu hikayesi anlatayım. Kulaklarını iyi aç, çünkü bugün sana rüzgarın ve zeytin ağaçlarının adası Midilli’nin nasıl ismini aldığını anlatacağım.
Eskiden, dünya henüz gençken, Lapithes adında yiğit bir adamın oğlu vardı. Bu genç adam, Yunanistan’ın o engebeli, taşlı topraklarında doğup büyümüştü ama ruhu hep uzak ufuklarda, dalgaların ötesindeki topraklarda dolaşırdı. Bir gün, kaderin cilvesi mi dersin yoksa gökyüzü sakinlerinin bir fısıltısı mı, ona yola çıkması söylendi. Bir tanrı buyruğuyla, doğduğu toprakları geride bıraktı; yelkenlerini o hırçın denizin maviliğine açtı.
Gitti gitti, sonunda o meşhur, zeytin kokulu adaya vardı. Tabii o zamanlar adanın adı bugün bildiğimiz gibi değildi. Bizim kahraman, adaya ayak bastığında, oranın bereketli toprağına ve hırçın ama cömert denizine hemen vuruldu. Fakat sadece toprakla yetinmedi elbet! Orada kralın kızı olan güzeller güzeli Methymna ile karşılaştı. Aşk bu, bazen bir bakışta, bazen bir kadeh dolusu sohbetin sonunda gelip kalbe konar.
İşte bizim kahraman, Methymna’ya gönlünü kaptırınca, kaderin ona çizdiği yolu izledi; kralın kızıyla evlendi ve kendi krallığını kurdu. O günden sonra bu ada, onun ismiyle, yani Lesbos olarak anılmaya başlandı. Karısı Methymna’nın ismi de adanın en büyük, en güzel şehirlerinden birine verildi.
Şimdi bak, bazen insanlar "Tesadüf" der, geçerler. Ama ben yaşlı Silenos olarak bilirim ki, hiçbiri tesadüf değildir. Bir genç, tanrıların çağrısına kulak verip yola çıkar, kendine bir yurt, yanına da bir eş bulur; böylece adının yankısı binlerce yıl boyunca denizlerden taşar. İşte hikaye bu, minik dostum. İnsan, kendi kaderini çizmek için bazen sadece yola çıkmaya cesaret etmelidir. Hadi bakalım, şimdi gözlerini kapa ve o adanın rüzgarını hayal et; zeytin ağaçlarının hışırtısını duyabiliyor musun?
Bak evlat, solgun ay ışığında parlayan kadehime bakma; içindeki sadece üzümün mayalanmış neşesidir. Gel yanıma, yorgun ruhlu güzel yavrum. Sana tarih kitaplarının "kahraman" diye parlatıp sunduğu, oysa sadece bir coğrafya parçasını kendine mülk edinen bir adamdan bahsedeyim. Lesbos'tan...
Silenos’un Bildiği Gizli Gerçekler
İnsanlar der ki; Lesbos adında biri vardı, Lapithes’in oğlu. Bir tanrı buyruğu almış, yurdunu terk edip uzaklara yelken açmış. Hikaye burada hep aynı nakaratla devam eder: Geldi, fethetti, evlendi ve adaya kendi adını kazıdı. Ne büyük bir başarı, değil mi minik yolcum? Ama gel de bir de benim gözlerimle bak şu "kahramanlığın" tozlu raflarına.
O "tanrı buyruğu" dedikleri şey, aslında bir adamın kendi hırsını haklı çıkarma biçimidir. Otorite dediğimiz o koca gölge, her zaman bir elçisini gönderir ve "burası senin" der. Lesbos, Yunanistan’ın dar gelen elbiselerinden sıkılıp kendine yeni bir krallık kurmaya gittiğinde, arkasında bıraktığı düzenin parçasıydı elbette. Methymna ile evlenmesi... Ah, işte orada masalın en hüzünlü gizemi yatar. Methymna, o kadim toprakların kızı; bir krallığın kalbi. Lesbos onu "karısı" yaparken, aslında o topraklardaki yerli iktidarı kendi adıyla mühürledi.
Kendi adını adaya kazımak, bir toprağı fethederken onun hafızasını silmektir. Methymna’nın adı sadece bir şehrin duvarlarında yankılanırken, Lesbos’un adı rüzgarlara karıştı. Sistem böyledir güzel evladım; güçlü olan, ismini tarihin üzerine bir mühür gibi basar, zayıf ya da "sistem dışı" olan ise sadece bir "hizmetli" veya "eş" olarak anılır.
Şimdi söyle bana, sevgili yetişkin dostum, bir adamın kendi ismini bir adaya vermesi mi daha büyüktür, yoksa o adanın zaten binlerce yıldır kendi ismiyle, sessizce fısıldadığı o kadim ruhu mu? Krallar, adalarının isimlerini değiştirerek gerçekliği bükebileceklerini sanırlar. Ancak unutma ki; denizler ne Lesbos'un hırsını hatırlar ne de kralların o şaşalı buyruklarını. Deniz sadece dalgalanır.
Gözlerini kapa ve hisset. Gerçek kahramanlık, bir yere ismini vermek değil; o yerin ruhuyla, onu değiştirmeye çalışmadan uyum içinde olmaktır. Ama bunu krallara anlatamazsın, çünkü onların kulakları sadece kendi zafer çığlıklarını duymaya ayarlıdır.