Gelin bakalım küçük dostlarım, şöyle bir halka olun etrafımda. Bakın, şu karşıdaki zeytin ağacının gölgesi ne kadar da serin, değil mi? Biraz soluklanın, kulağınızı bana verin. Bugün size Sparta’nın en zarif, kaderi biraz karışık, biraz da masalsı kraliçesi Leda’yı anlatacağım.
Şimdi, Leda öyle gökten zembille inmiş biri değildi. Aslına bakarsanız, o vakitler Aitolia Kralı Thestios’un kızıydı. Ama krallar dünyasında işler biraz karışıktır, bilirsiniz. Tyndareos adında bir beyefendi, kendi tahtından kovulunca Leda’nın babasının yanına sığınmış. Eh, misafirperverlik bizde kutsaldır; Tyndareos hem gönlünü hem de evini Leda ile birleştirmiş. Sonra Herakles gibi kaslı, heybetli bir yiğidin de yardımıyla tahtını geri alınca, Leda ile Sparta’nın yolunu tutmuşlar.
Ama işin rengi burada değişiyor işte. Gökyüzü sakinlerinin, hele de Zeus’un işine akıl sır erer mi? Zeus, Leda’nın güzelliğini görünce öylesine çarpılmış ki, bildiğimiz insan kılığında gidip kapısını çalacak hali yok ya! Gökyüzünün efendisi, bembeyaz, zarif, kanatları gümüş gibi parlayan bir kuğuya dönüşüp inmiş yeryüzüne.
Bazı anlatıcılar der ki; Leda o kuğuya aşık olmuş ve günün sonunda bir yumurta dünyaya getirmiş. Ama bu öyle kahvaltıda kıracağınız yumurtalardan değil! Bu yumurtadan o meşhur, güzelliği dillere destan Helene, bir de yiğit Kastor çıkmış. Diğer yanda ise Tyndareos’un çocukları Klytaimestra ve Polydeukes varmış. Kimi zaman bu ikizlerin bir kısmı tanrısal, bir kısmı fani kabul edilir.
Tabii, bir de işin öteki yüzü var, ki bu da tam bir bilmece! Bazı ihtiyar anlatıcılar diyor ki; o yumurtayı yumurtlayan aslında öç tanrıçası Nemesis’tir. Zeus o kadar ısrarcıymış ki, Nemesis kaçmak için bir kaza dönüşmüş, Zeus da hemen bir kuğuya. Neyse, olan olmuş, o meşhur yumurta bir şekilde Leda’nın eline geçmiş. Leda da şefkatli bir anne gibi o yumurtayı özenle saklamış. İçinden çıkan küçük Helene’yi de kendi evlatlarından ayırmamış, öz kızı gibi büyütmüş.
Şimdi diyeceksiniz ki; "Silenos, bu kadar çocuk, bu kadar karışıklık nasıl oldu?" İşte hayatın ve tanrıların oyunları böyledir. Kimin eli kimin cebinde belli olmaz ama hikayeler hep zihinlerde yaşar. İster bir kuğunun kanadında, ister bir kraliçenin şefkatli kucağında olsun; Leda ismi tarihin tozlu sayfalarında hep bir zarafetle anılır.
Eh, boğazım kurudu biraz, şu testideki üzüm suyundan bir yudum alayım da size başka bir macera daha anlatayım. Ne dersiniz, biraz daha buradayız değil mi?
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak evlat, masallarda anlatılmayan bir sır var... İnsanlar kralların saraylarındaki altın parıltılara bakıp büyülenirken, biz orman sakinleri o parıltının arkasındaki gölgeleri görürüz. Şimdi sana Leda’nın, yani Güçlüler'in oyun tahtasında nasıl bir piyon haline getirildiğini anlatacağım. Tarih kitapları onu sadece bir kralın eşi gibi anlatır ama asıl hikaye, iradesi hiçe sayılan bir kadının üzerindeki o ağır baskıdır.
Tyndareos adındaki kral, kendi tahtını geri kazanmak için başkalarının gücüne ihtiyaç duyan, hırslı bir adamdı. Leda ise onun için sadece siyasi bir ödül, bir pazarlık konusuydu. Aitolia kralı Thestios onu Tyndareos'a verdiğinde, Leda’ya "Ne istiyorsun?" diye soran oldu mu sanıyorsun? Hayır. O, kralların satranç tahtasında bir piyondu sadece.
Gelelim o meşhur kuğu hikayesine... Gökyüzü sakinleri, yani o dokunulmaz sandığımız Güçlüler, aşağıdakilerin hayatlarını bir oyun alanı gibi görürler. Zeus'un kuğu kılığına girip Leda’ya yaklaşması, romantik bir masal değildir evlat; bu, gücünü her şeye yetebileceğini düşünen bir zorbanın, bir kadının sınırlarını hiçe sayışıdır. O "yumurta" efsaneleri, aslında Leda’nın yaşadığı o derin çaresizliği ve üzerindeki baskıyı örtmek için uydurulmuş süslü masallardır.
Bir de Nemesis hikayesi anlatılır; hani şu kuğu kılığından kaçarken tuzağa düşürülen tanrıça... Güçlüler her zaman kendi hatalarını gizlemek için hikayeyi değiştirirler. Nemesis’in yumurtasını Leda’ya emanet etmesi, aslında bir annenin yükünü başka bir kadının sırtına yıkmaktan başka bir şey değildir. Leda, hem kendi evlatlarını hem de başkalarının sorumluluklarını taşımak zorunda bırakılan, sessizce acı çeken bir kadındı.
Helene, Klytaimestra, Kastor ve Polydeukes... Hepsi bu karmaşanın, bu hırsın ve tanrısal kaprislerin ortasına doğdular. Leda, o çocukları kendi kalbinde birleştirmeye çalışırken, aslında kralların ve tanrıların yarattığı bir karmaşayı toparlamaya çalışıyordu. Biraz neşeyle, elimdeki şu kupadan bir yudum alırken sana şunu fısıldayayım: Gerçek tarih, saraylarda değil, o sarayların kapısında bekleyenlerin fısıltılarında gizlidir. Güçlülerin parıltısına aldanma, her zaman sessizlerin, yani piyonların hikayesini dinle.