Bak şimdi küçük dostum, ateşin kıyısına iyice sokul da dinle; şarap kadehimdeki son damlalar gibi hikayeler de bazen bulanık görünür ama içindeki hakikati seçmeyi bilirsen sana hayatın sırrını fısıldar.
Eski zamanlarda, Latium denilen o güneşli topraklarda Lavinia adında bir prenses yaşardı. Öyle sadece tacı, kaftanı olan bir prenses sanma onu; Lavinia, kaderin kendi elleriyle dokuduğu o incecik, gümüşi ipliklerden biriydi. Babası Kral Latinus, kızını o zamanlar bölgenin güçlülerinden olan Turnus ile evlendirmeyi düşünüyordu. Her şey hazır gibiydi; düğün şerbetleri hazırlanacak, ozanlar türkülerini yakacaktı.
Fakat dedesi Faunus, yani o ormanların gölgeli köşelerinde fısıldayan kadim bilge, buna rıza göstermedi. Bir gece, kehanetin soğuk rüzgarı sarayın koridorlarında esti ve şunu buyurdu: "Bu kız bir yabancıya varacak! Uzaklardan, denizlerin ötesinden gelecek bir kahramanla birleşecek ki, onun soyu dünyayı bir ağacın kökleri gibi sarıp sarmalasın."
İşte tam o günlerde, ufukta dumanları tüten gemileriyle Aeneas göründü. Troya’nın küllerinden doğan o mağrur adam, yorgun ve hırçın dalgaların arasından çıkagelmişti. Kral Latinus, adamın gözlerindeki o kadim ışığı görünce, "İşte," dedi, "kaderin damadı bu!"
Ama biliyorsun, gökyüzü sakinleri işin içine girdiğinde huzur hemen kaçar. Tanrıça İuno, hani şu Troya’yı ve onun evlatlarını pek de sevmeyen, kalbi biraz öfkeli o yüce hanım, bu işe hiç ama hiç bozulmadı. Lavinia’nın annesinin kulaklarına, Turnus’un öfkesini kışkırtan zehirli sözler fısıldadı. "Kızınızı yabancıya vermeyin, krallığınız elinizden gider!" diye ortalığı birbirine kattı.
Bir yanda vatanını savunan, hırslı ve genç Turnus; diğer yanda kaderin ona biçtiği rolü oynamak zorunda olan sürgün kahraman Aeneas. İtalya toprakları, bu iki adamın kılıç şakırtılarıyla sarsıldı. İnsanlar birbirine girdi, kalkanlar parçalandı, yer gök toz duman oldu. Tanrıçalar tepelerden bakıp kendi paylarına düşen kavgayı sürdürdüler.
Sonunda ne mi oldu? Kader, ördüğü ağı tamamladı. Aeneas, o büyük meydan okumada Turnus’u alt etti. Lavinia, gökyüzü sakinlerinin ta en başından yazdığı o yazgıya, yani yabancıyla başlayan büyük bir geleceğe adımını attı. Bir evlilik oldu olmasına ama bu sadece iki insanın birleşmesi değildi; bu, koca bir imparatorluğun temel taşıydı.
İşte böyle küçük dostum. Bazen hayatımızda hiç tanımadığımız biri kapımızı çalar, bütün planlarımızı altüst eder ama arkasına bakarsan görürsün ki aslında o, senin çoktan yazılmış hikayenin eksik parçasıymış. Hadi, şimdi git de rüyanda krallıklar kur, ama uyanınca kendi kaderini kendin yazmayı unutma.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak evlat, masallarda anlatılmayan bir sır var; tozlu tabletlerin arkasına saklanmış, şarabın o hafif mayhoş neşesiyle bile üstü örtülemeyen bir gerçek... Herkesin kahraman diye alkış tuttuğu masalların kıyısında, adının önemi bile sorgulanmayan bir kız durur: Lavinia.
Halkların kaderi denildiğinde, kralların masadaki hamleleri akla gelir. Oysa Lavinia’nın hayatı, satranç tahtasında sadece bir piyon gibi, dedesi Faunus’un gizemli kehanetleriyle bir yabancıya, Aeneas’a "sunuldu". Kendi yuvasında, bir başkasının hırsına basamak yapılması için nişanlısından koparılan bir genç kızın sessiz çığlığını kim duydu? Krallar; Latinus, Turnus ve Aeneas, sanki üzerine basa basa yürüdükleri topraklar gibi Lavinia’yı da bir mülk, bir toprak tapusu gibi paylaştılar.
Canım evladım, büyüklere bakarsan sana Aeneas’ın ne kadar şanlı bir kurucu olduğunu anlatırlar. Ama o şan, aslında Turnus ile Lavinia’nın arasında örülen duvarların üzerine kuruluydu. Tanrıça Iuno'nun öfkesi bile aslında bu çarpık sistemin bir yansımasıydı; çünkü gücü elinde tutanlar, kadınları birer kalkan veya birer kupa olarak kullanmaya devam ettikçe, huzur asla o topraklara kök salamayacaktı. Lavinia, bir savaşın gerekçesi olmaya zorlanırken, kendi rızası hiç sorulmadan bir "kahramanlık" hikayesinin dekoru haline getirildi.
Savaşlar bitti, kanlı kılıçlar kınına girdi. Aeneas kazandı, Turnus yenildi. Tarih, kazananın zafer şarkısıyla yazıldı. Ancak unutma, sevgili küçük dostum; bir krallığın temeli, başka birinin hayallerinin yıkıntıları üzerine atıldığında, o imparatorluk ne kadar yükselirse yükselsin, altındaki çatlaklar hiç kapanmaz. Lavinia, bu hikayede sadece bir isim değil; otoritenin, insanların yaşamlarını kendi çıkarları için nasıl birer oyuncağa dönüştürdüğünün sessiz, hüzünlü ve en diri kanıtıdır.
Gerçekler, kralların altın tahtlarından daha eskidir, küçüğüm. Şimdi git, rüyanda o sarayların sessiz koridorlarını düşün; çünkü bazen en büyük sırlar, en yüksek sesle bağırılan zafer nutuklarının tam ortasında saklıdır.