Gel şöyle, bakayım sana. Hah, dizlerini kır da otur şu çınar ağacının altına, soluklan biraz. Gözlerindeki pırıltıdan belli, yine macera peşindesin. Bugün sana dağların çocuklarını, o hırçın mı hırçın Lapithai’leri anlatayım.
Eskiden, dünya henüz gençken, Tesalya’nın o sarp Pindos, Pelion ve Ossa dağlarının eteklerinde nefes alırdı bu halk. Önceleri oralarda yurt tutmuş olan Pelasgları, sanki bir sonbahar rüzgarı kurumuş yaprakları süpürür gibi uzaklaştırmışlar oradan. Sadece dağlarda da değiller ha; ta uzaklardaki Knidos’un mavi sularında, Rhodos’un güneşli yamaçlarında bile izleri var. Yerlerinde duramazdı bu adamlar, sanki ayaklarının altında sürekli hareket eden bir zemin vardı.
Bu boyun kökeni nereye mi dayanır? Irmak tanrısı Peneus’a! Akıp giden suyun bereketinden gelmişler. Peneus ile Kreusa’nın evinden çıkan o soy, Apollon’un dokunuşuyla daha da güçlenmiş. Apollon’un soyundan gelen Lapithes, bu boya ismini veren o büyük dede işte. Onun da dört oğlu vardı; Phorbas, Periphas, Triopas ve Lesbos. Hepsi de ayrı bir yere savrulup başka başka şehirlerin temellerine harç koydular. Ah, bir de İksion vardı ki, onun hikayesi biraz karışık; kimine göre Periphas’ın, kimine göre Phlegyas’ın oğlu... Ama damarlarında akan o isyankar kan aynıydı.
Sen İlyada’yı duymuşsundur elbet; orada onlardan "taşkın canlı kargıcılar" diye bahsederler. Hakkını yememek lazım, cidden de öylelerdi. Elinde kargısıyla bir Lapith gördüğünde, gökyüzü sakinleri bile bir durup izlerdi onları. Sadece kargı savurmazlardı; Peirithoos mesela, o meşhur Theseus’un can yoldaşı! Argonautlar’ın o dillere destan gemisine binip altın postun peşine düşenlerden, Kalydon avında ormanları birbirine katanlardan, yani her büyük işin içinde parmağı olanlardan biriydi.
Ama asıl onları masallara konu eden, Kentauroi ile olan o meşhur, o toz duman içinde geçen çarpışmalarıdır. Yarı insan, yarı at olan o yaratıklarla nasıl bir kavgaya tutuştular... Sanırsın gök gürlüyor, yer sarsılıyordu. Bir tarafta atların dizgin tanımaz hızı, diğer tarafta Lapithlerin çelik gibi iradesi.
Ne diyeyim çocuk, bu Lapithler öyle tek bir hikayeye sığmazlar. Onlar, dağların sertliğini, ırmakların akışkanlığını ve insan ruhundaki o bitmek bilmeyen keşfetme arzusunu temsil ederler. Şimdi, hadi bakalım, azıcık güneşten kaç da şu zeytin ağacının gölgesinde hayallerini kur. Ama unutma, rüzgar esmeye devam ettiği sürece, bir yerlerde bir Lapith kargısını bilemiş, yeni bir maceraya hazırlanıyordur.
Silenos’un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak küçük yolcu, masallarda anlatılmayan bir sır var... İnsanlar kralların, soy ağaçlarının ve zafer kazanmış orduların parıltısına kapılıp giderler. Oysa tarihin tozlu sayfaları arasında, Lapithai (Lapith'ler) gibi topluluklar, çoğu zaman sadece birer "savaşçı boy" olarak tanıtılır. Sana anlatacağım bu hikayede, o meşhur altın parıltının arkasındaki yorgunluğu ve toprağın asıl sahiplerinin nasıl gölgelere itildiğini fısıldayacağım.
Pek çok kitap, Lapithai halkının Tesalya topraklarına gelip Pelasgoi (Pelasglar) halkını kovduğundan bahseder. Başarıymış gibi anlatırlar, evlat. Oysa bir yerin asıl sahiplerini evinden etmek, adına "fetih" dense bile, aslında huzursuzluğun başlangıcıdır. Lapithai, dağların sert rüzgarlarıyla yoğrulmuş, hırslı bir boydu. Soylarının, ırmak tanrı Peneus’a dayandığını övünerek anlatırlar; sanki kan bağı, bir toprağı yönetme hakkını mutlak bir mülkiyetmiş gibi sunmalarına yetermişçesine.
Lapithes’in oğulları Phorbas, Periphas, Triopas ve Lesbos; birer kurucu gibi anılırlar. Şehirler inşa ettiler, sınırları belirlediler. Ancak tarihin derinliklerinde, İksion gibi figürlerin hikayelerine baktığında, otoritenin sadece dışarıya karşı değil, kendi içine karşı da nasıl bir yozlaşma getirdiğini görürsün. Gücü elinde tutanlar, tanrıların gölgesine sığınarak hatalarını örtbas etmeyi pek severler. Bir parça neşeyle, bazen bir kadeh şarap eşliğinde düşünürüm: İnsan, kendi yarattığı krallıkların duvarlarına çarptıkça mı bilgeleşir, yoksa o duvarları yıktığında mı özgür kalır?
Kentauroi (Kentaur'lar) ile olan o meşhur çarpışmalarına gelince... O destanları yazanlar, Lapithai'yi her zaman "uygar ve düzenli", karşılarındakileri ise "vahşi ve dizginlenemez" olarak tasvir ederler. Oysa sevgili güzel ruhlu evlat, düzen dediğin şey çoğu zaman bir tarafın, diğerini "öteki" ilan edip kendi haklılığını ilan etmesinden başka bir şey değildir. Peirithoos veya Polypoites gibi isimler, Argonautai (Argonotlar) seferlerinde ya da kargı oyunlarında "taşkın canlı" sıfatıyla alkışlanırken; aslında kendi hırslarının kurbanı olanların, sistemin dişlileri arasında öğütülenlerin sesini kimse duymuyordu.
İşte gerçeğin bir parçası daha: İlyada’da "kargıcılar" diye övülen o insanlar, sadece savaşa değil, kendi tarihlerinin getirdiği bir mecburiyete de kargı sallıyorlardı. Hiçbir krallık, üzerinde yükseldiği masumiyet kaybının bedelini ödemeden huzura kavuşamaz. Şimdi, uzaklara bak ve şunu hatırla: Kahramanların kılıçlarından damlayan kanın sesi, aslında o toprakların feryadıdır. Gerçek, anlatılan zaferlerin içinde değil; o zaferlerin gölgesinde unutulmaya terk edilen sessizliğin içindedir.