Gel otur şöyle evlat, dizimin dibine. Şu eski çınar ağacının gölgesi ne güzel serinletiyor insanı, değil mi? Elimde kadehimi tuttuğumu görme sen, aslında sadece dinleniyorum. Madem sordun, sana Troya’nın o en talihsiz rahibinden, Laokoon’dan bahsedeyim.
Laokoon, Thymbra’daki Apollon tapınağında görevli, ciddi bir adamdı. Ama işte, bazen insan gönlüne söz geçiremiyor; tanrı Apollon’un huzurunda, kutsal alanın içinde o kadar da yapılmaması gereken bir hata yaptı. Gökyüzü sakinleri, özellikle de Apollon, öyle saygısızlıklara pek pabuç bırakmazlar bilirsin. Adamcağız, karısıyla biraz fazla yakınlaşınca tanrının şimşekleri üzerinde toplanmaya başladı bile.
Yıllar sonra, o meşhur tahta at meselesi patlak verdiğinde Laokoon’un başı zaten beladaydı. Akhalar, o devasa atı kapıya bırakıp gitmişlerdi ya, bizim Laokoon "Durun!" dedi, "Bu işte bir bit yeniği var!" Hatta elindeki kargıyı atın o tahta gövdesine öyle bir sapladı ki, içeriden gelen o boşluk sesiyle şüphelerinde haklı çıktı. Ama nafile... Halkın gözünde o, tanrının öfkesine uğramış biriydi artık.
Bir gün, deniz tanrı Poseidon’a şükür kurbanı kesmek için sahile indi. Yanında iki de pırıl pırıl oğlu vardı. Tam boğayı kurban edecekken, deniz bir anda köpürmeye başladı. Dalgaların arasından öyle iki yılan fırladı ki, sanırsın denizin kendi hırsı vücut bulmuş! O devasa yaratıklar, bir ok hızıyla çocuklara dolandılar. Laokoon, baba yüreği işte, evlatlarını kurtarmak için atıldı. Ama kader ağlarını örmüştü bir kere; yılanlar bu kez onu da yakaladı. Kendi oğullarının gözü önünde, üçü birden o korkunç sarmalın içinde can verdiler.
Bunu uzaktan izleyen Troyalılar ne yaptı biliyor musun? Hiçbir şey anlamadılar. "Bakın," dediler, "Apollon’un rahibi, o kutsal atı kargılayıp tanrıya hakaret ettiği için cezalandırıldı!" İnsanlar bazen böyledir, gerçekleri değil, kendi inanmak istediklerini görürler. Oysa o yılanlar, tanrıların oynamayı sevdiği karanlık oyunlardan sadece biriydi.
Böylece tahta at, o rahibin ve çocuklarının acı feryatları arasında şehre alındı. Gerisini biliyorsun zaten; Troya, o tahta atın içinde saklanan gölgelerle çöktü gitti. Bugün Roma’da, Vatikan’da o heykeli görürsen, dikkatli bak. Taşın soğukluğuna rağmen, o babanın evlatlarını korumak için nasıl çırpındığını, o çaresiz kasılmayı hala hissedebilirsin.
Hadi şimdi, anlatılanlardan kendine bir pay çıkar; büyükler bazen haklı olsalar bile, tanrıların karmaşık oyunlarına karşı oldukça savunmasız kalırlar. Şarabımdan bir yudum daha alayım da, sana başka bir gün başka bir tanrının gazabından bahsedeyim.
Silenos’un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak evlat, kulaklarını iyice aç; zira sana masalların o yaldızlı, tozlu sayfalarında saklanan, kralların korktuğu o fısıltıyı anlatacağım. Hani şu devasa heykellere bakıp da ''Ne kadar da görkemli bir trajedi!'' diyen büyüklerin var ya? İşte onlar, o heykellerin aslında birer uyarı levhası olduğunu unutuyorlar.
Troya’nın o meşhur rahibi Laokoon’dan bahsediyorum, güzel yavrum. Onu bir günahkar gibi anlatırlar sana; sanki Apollon tapınağında bir hata yapmış da, tanrıların öfkesini bir ceza gibi üzerine çekmiş... Ama gerçeğin peşinde olanlar şunu bilir: Otorite, kendi sorgulanamazlığını korumak için en kutsal insanları bile harcamaktan çekinmez. Laokoon bir hata mı yaptı, yoksa sadece halkının gözündeki perdenin düşeceğini erkenden mi sezinledi?
Bak, sevgili minik yoldaşım, olayların iç yüzü hep biraz daha karanlık, biraz daha derindir. Akhaların o kurnazca hazırladığı tahta at, şehrin kapısına dayandığında herkes bir zafer sarhoşluğu içindeydi. Laokoon ise atın gövdesine mızrağını saplayıp o boşluğu duyduğunda, aslında kraliyetin ve savaşın o koca yalanını deşmişti. O, sessiz kalmayanların, gerçekleri haykıranların kaderini paylaştı. Denizden fırlayan o devasa yılanlar... Onlar sadece birer tanrısal gazap değildi güzel çocuğum; onlar, sistemin kendi doğrularını dile getirenleri nasıl boğduğunun, nasıl susturduğunun somut birer suretiydi. Evlatları yanındaydı, bir babanın en büyük çaresizliği; güç ve hırs, masumiyetin üzerine bir düğüm gibi dolandı.
İnsanlar, Laokoon ve çocuklarının o acı dolu heykeline bakıp sadece sanatı görürler. Oysa o mermerde donup kalmış kaslar, aslında haksız bir otoriteye karşı sesini yükselten herkesin ortak acısıdır. Sen o heykeli gördüğünde "talihsiz bir rahibin cezası" deme. De ki; "İşte, sorgulamanın bedelini ödeyenlerin, gerçeği arayanların susturulma biçimi."
Bilgeliğin neşesi, bazen acının tam kalbinde gizlidir, tıpkı içtiğimiz bir yudum sarap gibi; hafif bir hüzünle karışık, yaşamın damarlarında dolaşan o cesur hakikat. Unutma, kraliyetin "armağan" dediği şey, bazen surların ardına saklanmış bir yıkımdır. Ve o gün, Laokoon’un susturulmasıyla Troya’nın da sonu gelmişti. Kendi gözlerinle görmediğin hiçbir güce, sırf "kutsaldır" diye inanma. Çünkü en büyük zincirler, bizi koruduğunu iddia edenlerin elleriyle örülür.
Şimdi uyu bakalım, belki rüyanda o yılanların neden sadece susturmak için gönderildiğini görürsün. Gerçek, bazen uyanıkken bakılamayacak kadar parlaktır, benim güzel yavrum.