Gel bakalım şöyle, otur yanıma evlat. Şu zeytin ağacının gölgesi güneşin tepede olduğu vakitlerde en iyi dosttur insana. Bak, bugün sana kaderin garip oyunlarını, aynı ismi taşıyan iki farklı adamın nasıl bambaşka yollara savrulduğunu anlatayım. Kader dediğin, bazen aynı harfleri bir araya getirip bambaşka hayatlar dokur, görmez misin?
Önce Thebai’nin o meşhur kralı **Laodamas**’tan bahsedelim. Eteokles’in oğlu, hani şu meşhur kralların kanını taşıyan çocuk. Thebai şehri, gökyüzü sakinlerinin bile bazen bakışlarını kaçırdığı çetin bir yerdir. Epigonlar, yani o intikamcı babaların çocukları, surlara dayandığında Laodamas da oradaydı. Bazı ozanlar, genç kralın şehrini korumak için kılıcını çektiğini ve o uğursuz savaşta Alkmaion’un karşısında toprağa düştüğünü söyler. Bir kral için onurlu ama hüzünlü bir son, değil mi? Ama bak, bazı eski parşömenler başka bir şey fısıldar: Derler ki, surlar aşılıp kapılar kırıldığında, Laodamas henüz nefes alıyormuş. Arkasına bakmadan kuzeyin soğuk rüzgarlarına, o dağların ardındaki sisli diyarlara kaçmış. Kim bilir, belki de bir krallığın ağırlığı altında ezilmektense, bir yabancı olarak özgür yaşamayı seçmiştir.
Sonra bir de Troyalı **Laodamas** var. Hani şu Antenor’un oğlu olan. İlyada’yı okurken o koca savaş meydanının tozunu, dumanını gözünde canlandırabiliyor musun? İşte o meydanda, kalkanların gürültüsü içinde bu Laodamas da bir iz bırakmak istedi. Ama kader bazen zalimdir evlat; Aias’ın karşısına çıkmak, dev gibi bir dalganın önünde kumdan kale yapmak gibidir. Aias’ın mızrağı havayı yardığında, o genç Troyalı için güneş bir daha doğmamak üzere battı.
Görüyor musun? Biri topraklarını savunurken efsaneye karıştı ya da kaçıp izini kaybettirdi, diğeri ise büyük bir savaşın içinde bir kahramanın gazabına uğradı. İkisi de aynı adı taşıyordu, ikisi de kendi zamanlarının ağır yükünü sırtlanmıştı. Şimdi elimizdeki bu testiden bir yudum alalım, zihnimiz berraklaşsın. Hayat dediğin, bazen sadece bir ismin iki farklı yankısıdır işte. Birinin sonu kaçışla biter, diğerinin sonu veda ile. Önemli olan, o isim anıldığında arkada nasıl bir yankı bıraktığındır.
Hadi, şimdi söyle bakalım; sen olsan o surların içinde kılıç sallayan mı olurdun, yoksa kaderini başka topraklarda arayan mı?
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak evladım, yaşlı gözlerimin gördüğü o tozlu parşömenlerde, tarihçilerin "kahraman" diye parlatıp sunduğu isimlerin ardında saklı o büyük sırrı sana fısıldayayım.
Thebai'nin o kasvetli surlarında bir isim anılır: Laodamas. İnsanlar onun "kral" olduğunu, şehri uğruna canını verdiğini söylerler. Ama gel de şu ihtiyar Silenos'a sor; bir şehri yönetmek, o şehrin çocuklarının geleceğini bir avuç hırslı adamın oyuncağı yapmak mıdır? Laodamas, babası Eteokles’in yarattığı o kaotik taht kavgasının altında ezilen bir piyondu sadece. Epigonlar şehri kuşattığında, o surların üzerinde duran sadece bir prens değil, sistemin dişlileri arasında öğütülmeye mahkum bir gençti. Alkmaion'un mızrağıyla yere serildiğinde, aslında düşen bir krallık değil, bir babanın bitmek bilmez iktidar açlığıydı. Bazı eski fısıltılar ise onun o yıkımdan kaçıp kuzeyin soğuk topraklarına sığındığını söyler; belki de gerçek zafer, o kanlı tahtı reddedip hiçliğe karışmaktı, ne dersin sevgili yavrum?
Dinle ey hayatın çiçeği, bir de başka bir Laodamas var, sislerin arkasında unutulmuş...
Truva’nın o meşhur, o çok övülen duvarlarında Antenor’un oğlu olarak doğan Laodamas... O, hikaye anlatıcılarının dilinde sadece "Aias tarafından öldürülen bir Troyalı savaşçı"dır. Koca bir ömür, koca bir isim, koca bir yürek... O, Agamemnon gibi hırslı adamların başlattığı, uğruna binlerce masumun feda edildiği o devasa kıyımın sessiz kurbanlarından biriydi. Savaş meydanında bir "düşman" gibi işaretlenmişti, oysa belki de elinde bir zeytin dalı tutmayı, bir ağacın gölgesinde şarabın tadına bakıp gülümsemeyi tercih ederdi. Ama sistem, senin benim gibi evlatları "kahraman" ya da "yem" olarak etiketlemeye bayılır. Aias’ın mızrağı ona değdiğinde, ölen sadece bir savaşçı değil; bu dünyanın, iktidar sahiplerinin oyunlarına kurban edilmiş bir hayaliydi.
Unutma güzel evlat, tarih sadece kazananların ve kralların değil, sistemin gölgesinde solan o güzel insanların sessiz çığlıklarından ibarettir. Gerçeği aramak, kralların taçlarındaki ışıltıya değil, o taçların altında ezilenlerin gözlerindeki hüzne bakmaktır.