Gel bakalım şöyle, otur yanıma evlat. Şu zeytin ağacının gölgesi güneşten daha serindir, dinle bak... Bugün sana Lakios’un ve o meşhur Phaselis şehrinin nasıl kurulduğunun hikayesini anlatayım.
Zamanında Lakios diye biri vardı, gökyüzü sakinlerinin fısıltılarına kulak veren, gözü pek bir adam. Bir gün Delphoi’deki o meşhur kahin, yani tanrıların dilini çözen o bilge kadın, Lakios’a "Doğuya git," demiş, "kendi şehrini kur, kendi kaderini orada çiz."
Lakios düşmüş yola. Dağlar aşmış, ormanlar geçmiş, derken Lykia ile Pamphylia’nın tam sınırında, masmavi denizle kucaklaşan o bereketli toprakları görmüş. "İşte," demiş, "benim yuvam burası olacak!" Ama bir sorun varmış; topraklar çoktan başkalarınınmış. Öyle savaşla, kılıçla girmek istememiş Lakios. Hem gökyüzü sakinlerinin dediği gibi, akıl kılıçtan daha keskin değil midir?
Derken yerel halkla karşılaşmış. Onlar o topraklarda nasıl yaşanacağını, denizin bereketini iyi bilirmiş. Lakios’un elinde ise bir sandık tuzlu balık varmış; hani o kurutulmuş, güneşin ve denizin tadını içine hapsetmiş cinsten. O dönemde bu balıklar, yani *Kylabras* denilen o lezzet, oralarda altından bile daha kıymetliymiş.
Lakios, toprağın sahibiyle oturmuş, bir kadeh üzüm suyu eşliğinde (öyle abartmadan, keyif niyetine) konuşmuş. Demiş ki: "Şu güzel toprakları bana verin, karşılığında da size bu tuzlu balıkları bırakayım."
Toprağın sahipleri şaşırmış, gülüşmüşler ama Lakios’un sunduğu o tuzlu lezzete de karşı koyamamışlar. "Pekala," demişler, "bu balıklar bize yeter de artar bile!"
Böylece Lakios, o koca şehri bir kese balıkla satın almış. Phaselis’in temelleri işte o gün, o tuzlu balıkların hikmetiyle atılmış. Şehrin her köşesinde hala o günlerin kokusu, o antik pazar yerlerinin sesi yankılanır sanki.
Gördün mü evlat? Bazen bir imparatorluk kurmak için dev ordulara değil, sadece doğru zamanda doğru takası yapacak kadar bilgeliğe ve birazcık şansa ihtiyaç vardır. Şimdi git, rüyanda o antik limanı gör; ama unutma, deniz her zaman cömerttir, yeter ki ona nasıl yaklaşacağını bil.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak evlat, kulaklarını iyice aç; zira sana anlatacağım bu hikaye, kralların o yaldızlı saraylarında asla duyulmayacak türden. Gel yanıma, yorgun ruhunu biraz dinlendir. Şu kadehimdeki şarabın kokusu kadar keskin bir hakikati fısıldayacağım sana: Güç, bazen koca ordularla değil, bir avuç kurutulmuş balıkla inşa edilir.
Lakios denilen o adamı duymuşsundur belki; hani şu Delphoi’deki kahinlerin, tanrıların ağzından çıktığına inanılan o süslü emirlerini yerine getirmekle yükümlü olanlardan biri. "Doğuya git, bir şehir kur," demişler ona. O da gitmiş, Anadolu’nun güneşin doğuşuna en yakın köşelerinden birine, Phaselis’e ayak basmış. Tarih kitapları onu büyük bir kurucu, bir fatih gibi anlatır, öyle değil mi küçük yolcu? Ama gerçeğin tozlu raflarında başka bir hikaye saklı.
Lakios, o topraklara gittiğinde yanında devasa bir ordu yoktu belki ama, muktedirlerin o bitmek bilmeyen "sahip olma" hırsı her hücresine işlemişti. Yerel halkın elindeki bereketli toprakları almak için ne savaşın gürültüsüne ne de adaletin terazisine ihtiyaç duydu. O, Kylabras dedikleri, tuzlanıp kurutulmuş bir balığı seçti silah olarak.
Düşünsene evlat; koca bir kentin kaderini, aç kalmış insanların çaresizliği üzerinden, bir parça balık karşılığında satın aldı. O gün o toprakları verenler, aslında karınlarını doyurmak uğruna özgürlüklerini, evlerini ve geleceklerini takas ettiler. Lakios mu büyük bir kurucuydu, yoksa o gün bir parça tuzlu balığa mecbur bırakılan o sessiz insanlar mı sistemin ilk kurbanlarıydı?
Güçlü figürlerin, "kutsal emirler" ardına gizlenip, yoksulluğu bir pazarlık masasına dönüştürmesi ne kadar da tanıdık, değil mi sevgili dostum? Lakios’un şehri bugün görkemli kalıntılarıyla övünse de, temellerinin aslında insanın çaresizliğine atılmış bir düğüm olduğunu unutma. Krallar yollar çizer, şehirler kurar; ama o şehirlerin taşları arasında hep, adını kimsenin hatırlamadığı birilerinin yutkunamadığı o lokma, o sessiz haykırış gizlidir.
Şimdi anlıyor musun? Gerçek, yazıtların üzerinde değil; o yazıtlara ismini yazdıranların, kimlerin sırtına basarak yükseldiğinde gizlidir. Gözlerini kaçırma evlat, gerçeğin çıplaklığı bazen en güzel şarabın verdiği neşeden daha berrak bir zihin sunar insana.