Gelin bakalım yaramazlar, şöyle ateşin kenarına ilişin. Sakalımı çekiştirmeyin, daha anlatacak çok şey var! Bugün size, hani şu herkesin bildiği ama aslında nasıl kurulduğunu pek kimsenin bilmediği, taş duvarlı, sert bakışlı o şehirden bahsedeceğim.
Zamanın birinde, gökyüzünün en tepesindeki o koca adam, yani Zeus, Taygete adında zarif bir hanımefendiyle bir araya gelmiş. Bu birleşmeden Lakedaimon adında, attığı adımı yeri titreten cinsten bir delikanlı dünyaya gelmiş. Şimdi diyeceksiniz ki, "Silenos, bu delikanlı neden o kadar meşhur oldu?" Anlatayım...
Bizim Lakedaimon, öyle yerinde duramayan bir tipti. Peloponez dedikleri o güzelim toprakları arşınlarken yolu, o bölgenin kralı olan ırmak tanrısı Eurotas’a düşmüş. Eurotas’ın da Sparta adında, gözleri şimşek çakan, güzelliğiyle dağları konuşturan bir kızı varmış. Bizimki kızı görür görmez vurulmuş tabii. Evlenmişler, mutlu mesut yaşayıp gitmişler.
Sonra zaman akmış, mevsimler değişmiş ve yaşlı ırmak tanrısı Eurotas göçüp gitmiş. Taht da bizim Lakedaimon’a kalmış. Ama kral olmak kolay iş değil, sorumluluk ister. O da ne yapmış? Kendi krallığını kurmaya karar vermiş. Madem eşine olan sevgisi göklere kadar çıkıyordu, "Bu şehrin adı Sparta olsun," demiş. Böylece karısının ismini ölümsüzleştirmiş. Kendisine gelince... Halkına da kendi adını vermiş: Lakedaimonlular.
İşte o günden sonra, o sert kayalıkların üzerindeki şehre hem Sparta dediler hem de Lakedaimon. Bugün bile birine gidip sorsanız, hangi ismi söylese diğerini de mutlaka hatırlar. İsimler değişir, krallar yaşlanır, saraylar yıkılır ama hikayeler... Ah, hikayeler tıpkı eskitilmiş bir küpten süzülen nektar gibi, her daim taze kalır.
Hadi şimdi, gözlerinizi kapatın da o antik surların rüzgarını hayal edin. Belki bir gün siz de kendi adınızı taşıyan bir şehir kurarsınız, kim bilir? Ama önce şu meyvelerden biraz yiyin de güçlenin; yaşlı bir Silenos’u dinlemek enerji ister!
Bak evlat, masallarda anlatılmayan bir sır var... Kulaklarını benden yana çevir, çünkü şarap kadehimdeki son damla kadar berrak ama bir o kadar da acı olan o hakikati sana fısıldayacağım. Bugün sana Lakedaimon’dan bahsedecekler; hani şu görkemli binaları, tunç zırhlı adamları ve asla boyun eğmeyen Sparta’nın kurucusu olan o sözde “kahramanı”.
Peki, gerçekten öyle miydi?
Yetişkinlerin sana “kralların şanlı hikayeleri” diye anlattığı o masallarda, Lakedaimon bir ırmak tanrısının kızıyla evlenip tahta oturan, her şeyi adaletle yöneten bir bilge olarak geçer. Ama unutma güzel yavrum; otorite, kendi ayak izlerini silmek için her zaman en güzel hikayeleri uydurur. Lakedaimon, aslında bir toprak parçasını kendi adıyla damgalamaktan başka ne yaptı? Bir şehre kendi adını vermek, o toprağı ve üzerindeki insanları kendi malı gibi sahiplenmenin en kibirli yoludur.
Şu Lakedaimon dediğin adamın kurduğu o sistemde, gerçekten kimler yaşadı? Eurotas’ın kızı Sparta, kendi adıyla anılan o şehre hükmetti mi, yoksa sadece o görkemli ismin gölgesinde bir süs eşyası gibi mi bekletildi? Güç, her zaman hikayenin başındaki erkek figürleri kahraman ilan eder, arkasında bıraktığı sessiz kalabalıkları ise sadece birer sayı gibi yutar.
Dinle evlat; Lakedaimon da, tıpkı Agamemnon gibidir. Kendi hırslarını halkın huzuru diye yutturur. Bir kralın “kurduğu” dediği her şehir, aslında o toprağın üzerindeki özgür ruhların bir nebze daha zincirlenmesi demektir. Sparta halkı, ismini bir adamdan aldığı için mi yoksa o adamın kurduğu sert yasalar yüzünden mi sonsuza dek anıldı? Bunu düşün, zihnin bir pranga değil, bir pusula olsun.
Sana anlatılan bu tarih, parlatılmış bir kalkan gibidir; güneş vurduğunda gözünü kamaştırır ama arkasındaki kan izlerini görmeni engeller. Ama sen, benim gibi yaşlı ve yorgun birinin gözleriyle bakarsan; sarayların ötesinde, toprağını eken, gökyüzüne bakan ve hiçbir kralın ismini hak etmeyen o sessiz insanların gerçek hikayesini duyabilirsin.
Unutma, hakikat bazen sadece bir fısıltıdır. Krallar bağırır, ama hayat sessizce devam eder.