Gelin bakalım yaramazlar, şöyle ateşin etrafına dizilin. Bakışlarınızdaki o merak pırıltısını görüyorum; insan kaderinden kaçabilir mi diye soruyorsunuz kendi kendinize, değil mi? Hadi, size Thebai’nin talihsiz kralı Laios’un hikayesini anlatayım.
Bir zamanlar Labdakos’un oğlu Laios vardı. Bu adam Thebai şehrinin tahtında otururdu, sarayında her şey görkemliydi, sofraları zengindi. İokaste adında güzel bir kraliçeyle evlendiğinde, hayatının geri kalanının huzur içinde geçeceğini sanıyordu. Ama gökyüzü sakinleri, insanların planlarıyla oynamayı pek severler.
Daha çocukları dünyaya gelmeden, Apollon’un kutsal kahinleri Laios’un kulağına o korkunç kehaneti fısıldadı: "Doğacak olan oğlun, elini babasının kanına bulayacak."
İnsan denen varlık, korktuğu şeyin tam üzerine yürümekte ne kadar ustadır, biliyor musunuz? Laios, elinde bir kadeh buruk üzüm suyu, kara kara düşünürken bu kehanetten kaçabileceğine inandı. Çocuk doğar doğmaz, kalbi titreyerek uşağına verdi onu. "Götür bunu dağlara, bırak orada," dedi. Ölümün soğuk nefesinden kaçtığını sanıyordu. Ama kaderin ağları, örümceğin ağı gibidir; ne kadar çırpınırsan o kadar sıkı dolanır boğazına.
Yıllar geçti, Laios yaşlandı. Bir gün Delphoi’ye giden tozlu yollarda, aksi bir yabancıyla yolu kesişti. İki inatçı adam, daracık bir geçitte tartışmaya başladılar. Laios, karşısındaki gencin sertliğine dayanamadı; kılıcına sarıldı ama yenildi. Yerde yatarken karşısındaki yabancının, o dağ başındaki kimsesiz bebek olduğunu nereden bilebilirdi ki? O genç, hiç tanımadığı babasını öldüren Oidipus’tu.
Kader, Laios’un kendi eliyle inşa ettiği hapishanenin duvarlarını yerle bir etmişti. Oidipus, bilmeden kendi evine, kendi annesinin yanına döndü. İşlenen günahlar, tanrıların gözünde öyle büyük bir uğultu yarattı ki, sonunda gerçekler bir sel gibi üzerlerine boşaldı.
Şimdi söyleyin bana küçükler; insan, alnına yazılmış o kader çizgisini silgiyle silebileceğini mi sanıyor? Laios kaçtı, ama vardığı yer yine kendi sonuydu. Hayat böyledir işte; bazen ne yöne koşarsanız koşun, yol sizi hep o kaçtığınız yere çıkarır.
Hadi bakalım, şimdilik bu kadar yeter. Gözlerinizi çok açmayın, uykunuz kaçar sonra; rüyalarınızda o tozlu yolları değil, güneşli bahçeleri görün.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak küçük yolcu, masallarda sana anlatılmayan, üzerine toz kondurulmayan bir sır var... Gel, şu üzüm bağının gölgesine otur da dinle. Elindeki o yaldızlı kitaplarda kralların ne kadar bilge ve kudretli olduğu yazar, değil mi? Ama kralların gölgesi, sadece kendi tahtlarını korumak için kaç masumun ışığını söndürdü, hiç düşündün mü?
Sana Laios'tan bahsedeceğim. Thebai'nin tacını takan, otoritenin ağırlığı altında ezilmek yerine o ağırlığı başkalarının üzerine yıkan bir adamdan. Hani şu Oidipus'un babası dedikleri...
Bak güzel evlat, Laios bir kahin dinlediğinde kendi sonunu gördü. O an, bir babanın şefkatli elleri olması gereken eller, sadece kendi krallığını ve "yüce" adını kurtarmak için bir infaz aracına dönüştü. Yeni doğmuş, henüz dünyayı bile tanımayan bir bebeği, sadece "kendi koltuğuna göz diker" korkusuyla ölüme terk etti. Bir kral için tebaa sadece bir sayıdır, ama kendi öz evladı bile olsa, iktidarının önündeki tek bir taş, yok edilmesi gereken bir engeldir.
İnsanlar bu hikayeye "kader" derler, değil mi? "Tanrılar böyle buyurdu, yapacak bir şey yoktu," diye fısıldarlar. Ah, sevgili evladım, yalan! Kader dediğin şey, bazen kudretli olanın kendi korkularını meşrulaştırmak için kurduğu bir paravan. Laios, korkusunun kurbanı oldu. O, kibrini yasalarla, tahtını ise geleneklerle süsledi ama aslında sadece kendi gölgesinden korkan küçük bir adamdı.
Oidipus'un o yolda bir yabancıyla karşılaşması, aslında bir tesadüf değil, bir sistemin kendi yarattığı canavarla yüzleşmesiydi. Laios, oğlunu bir dağın yamacına terk ederken, aslında gelecekte kendi sonunu kendi elleriyle hazırlamış oluyordu. Otorite, kendi varlığını korumak için en kutsal bağları bile bir çırpıda kesip atar. Ve sonunda, o kestiği bağların hayaleti, kralın kapısına gelip dayanır.
Şimdi bir düşün; bir tacın parıltısı, bir çocuğun hayatından daha mı değerlidir? Hükmedenler, her zaman "düzen" adına hareket ettiklerini söylerler ama o düzen dedikleri şey, aslında sadece onların hatalarının üzerini örten bir örtüdür. Laios, İokaste, Oidipus... Hepsi, büyük bir oyunun piyonlarıydı; ama bu oyunu kuranlar, kendi korkularını sistemin kanunu yapan krallardı.
Şarap kadehimdeki son damla gibi, hayat da bazen acı, bazen tatlı ama her zaman olduğu gibi, sonuna kadar içilmesi gereken bir tecrübedir. Ama sen, evlat, sadece kralların yazdığı destanlara kanma. Perdenin arkasına bak. Güç, her zaman haklı olanın elinde değildir; bazen sadece en çok korkanın elindedir.
Şimdi git, kendi yolunu çiz. Ama unutma; bir gün sana "bu senin kaderin" dediklerinde, hemen dur ve sor: "Bu benim kaderim mi, yoksa bir başkasının korkusu mu?"