Gelin bakalım küçük dostlarım, şöyle bir kenara ilişin. Bugün size kralların kralı değil, toprağın kahrını çeken, yüreği bir zeytin ağacının kökleri gibi derinlere gömülmüş bir adamdan, yani Laertes’ten bahsedeceğim. Hani şu meşhur Odysseus’un babası olan bilge ihtiyardan…
Odysseus, o kurnaz gezgin, Troya sularına doğru yelken açıp da bir türlü geri dönmeyince, İthake sarayının tüm neşesi kaçtı. Laertes, krallık tahtını, ipekli minderleri ve o gürültülü saray hayatını bir kenara itti. "Saray dediğin nedir ki?" dedi içinden; "Evlat yoksa, güneşin sıcaklığı bile soğuk gelir." Çekildi kendi bağlarına, bahçelerine. Toprakla dertleşmek, saraydaki uğursuz taliplerin boşboğazlığını dinlemekten evladır, bilirsiniz.
Gelgelelim, dert bir değil ki… Eşi Antikleia da gökyüzü sakinlerinin yanına erkenden göçünce, bizim ihtiyar adeta canlı bir cenazeye döndü. Üzerindeki krallık kaftanları çürüdü, toz toprak içinde, yamalı kıyafetlerle bahçede çapalamaya başladı. Ellerine diken batmasın diye deri eldivenler, bacaklarını çalıdan çırpıdan korumak için sığır derisinden sargılar… Gören onu sarayın sahibi değil, bahçıvan sanırdı. Penelopeia, o zeki kadın, bir yandan talipleri oyalamak için kefen dokur, bir yandan da kayınpederinin yasını sessizce taşırdı.
O sırada Odysseus, hani o başına buyruk, kurnaz oğul, uzun yıllar süren maceralardan sonra dilenci kılığında adaya ayak bastı. Herkes onu öldü sanırken, o babasını çobanların arasında, toprakla haşır neşir buldu.
Odysseus, bahçeye girdiğinde ne görsün? Kendi babası, beli bükülmüş, başında keçi derisinden bir takke, ağaçların dibini çapalıyordu. O görkemli kral, yorgunluktan ve kederden çökmüş bir bahçıvana dönmüştü. Odysseus dayanamadı, gözlerinden yaşlar boşanarak babasına sarıldı. Kendi olduğunu, yani o çok özlenen oğlunu fısıldadı kulağına.
İşte o an, masallarda olur ya hani, Laertes bir anda dirildi! Sanki yılların yorgunluğu üzerindeki kirle birlikte akıp gitti. Hemen bir güzel yıkandı, temiz entarilerini kuşandı. Hatta o gökyüzü sakinlerinden, stratejilerin kraliçesi Athena, tatlı bir dokunuşla ihtiyarın o eski gücünü geri getirdi. Laertes sadece gençleşmekle kalmadı, yeniden bir savaşçı gibi dikleşti. Saraydaki o karmaşa bittiğinde, eline kılıcını alıp oğlu ve torunuyla yan yana, vatanını savunmak için öne atıldı.
Gördünüz mü çocuklar? İnsan bazen en sevdiğini kaybettiğini sanır, bazen de kendi ruhunu toprağa gömer. Ama umut dediğimiz şey, tıpkı kışın sert toprağında bekleyen bir tohum gibidir. Bekler, bekler ve vakti gelince güneşle beraber yeniden yeşerir. Şimdi, kadehlerinizde biraz neşe, yüreğinizde biraz cesaretle kalın. Unutmayın, toprak asla sadık kalanı yarı yolda bırakmaz.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak minik yolcu, masallarda anlatılmayan, o parıltılı kahramanlık zırhlarının ardına gizlenen bir sır var; kulağını yaklaştır da duy...
Laertes derler ona. Hani o büyük kral Odysseus’un babası. Herkes onu sarayların şaşalı koridorlarında, krallık sofralarında hayal eder değil mi? Yanılıyorsun. Kralların hikayesi yazılırken, aslında o kralların hükmünün bittiği yerde gerçek hayat başlar. Laertes, hırsın ve savaşın hüküm sürdüğü o büyük yalan çarkından çekilmiş, nasırlı elleriyle toprağa sarılmış bir adamdı. Neden mi? Çünkü evlat, sistemin "kahraman" dedikleri, evlerini terk edip başkalarının hırsları uğruna uzak kıyılara gitmeyi marifet sanırken; arkada kalanlar, o sessiz sedasız yaşlananlar, sistemin unuttuğu yaralı ağaçlar gibi kendi içlerine çökerler.
Laertes, sarayındaki o sözde "soyluların" şehvet ve açgözlülükle evini talan etmesine karşı neden sessizdi sanırsın? Gücü mü yetmiyordu? Hayır, o gücün anlamsızlığını görmüştü. O, Penelopeia’nın her gece söküp yeniden dokuduğu o kefende, sadece bir ölümün değil, koca bir düzenin tükenişini izliyordu. Antikleia’nın derin kederi toprağa karıştığında, Laertes artık bir kral değil, yeryüzünün en ağır yükünü taşıyan bir çobandı. Bir yudum şarapla içindeki acıyı dindirmeye çalışırken, aslında krallık oyununun ne kadar bayat bir oyun olduğunu anlıyordu.
Ah benim bilge evladım, bak, o meşhur Odysseia’nın son perdesinde, oğul babasını bahçede bulur. Çapalıyordu ihtiyar adam... Üstü başı yama içinde, ellerinde diken yaraları... İşte o an, sahteliğin bittiği yerdir. Savaşların, kanlı denizlerin ve tanrıların oyununun ötesinde, toprağa dokunan o yaşlı eller en büyük gerçektir. Athene ona mucizevi bir güç verip onu yeniden bir savaşçıya dönüştürdüğünde, halkı öldürmek için değil, aslında evini istila eden o haksız düzeni kökünden söküp atmak için kalktı ayağa. Eupeithes’in kanı toprağa döküldüğünde, o ihtiyar adamın gözlerinde savaşın coşkusunu değil, artık bu anlamsız döngünün bitmesini dileyen o hüzünlü bilgeliği görürdün.
Unutma küçük dostum; kim sana "büyük adamlar" diye anlatılanların pelerinlerini gösterirse, sen hemen onların altına, tozlu çizmelerine ve nasırlı avuçlarına bak. Gerçek, saraylarda değil; hayatı çapalamaya çalışan o yorgun, yamalı entarili ihtiyarların sessizliğinde gizlidir. Dünya, kralların yazdığı destanlardan ibaret değildir; dünya, toprağına ve sevdiklerine sahip çıkmaya çalışanların, sessizce inleyenlerin sabrıdır.