Gel bakalım şöyle, ateşin yanına iyice sokul. Üşümüşsün, hem fiziksel olarak hem de zihninin kuytu köşelerinde. Madem öyle, sana bir krallığın ve o krallığın adını taşıyan bir adamın, Labdakos’un hikayesini anlatayım.
Önce bir şeyi bilmen gerek; bu dünyada isimler sadece ses değildir, birer mirastır. Labdakos, sadece bir adamın adı değil, koskoca bir soyun kaderine damgasını vuran bir mühürdür. Kendisi, o meşhur Kadmos’un ve Harmonia’nın torunudur. Hani şu Thebai şehrinin temellerini atan, gökyüzü sakinlerinin bahşettiği o şanlı çift! Labdakos, işte böyle kudretli bir soyun damarlarında akan o ateşli kandan gelir.
Thebai tahtına oturduğunda, şehri omuzlarında taşıyan bir kraldı. Şimdi diyeceksin ki, "Silenos, sadece bir kral mıydı?" Ah, keşke hayat sadece tahtlarda oturanların zaferleri kadar basit olsaydı. Labdakos denince akla gelen ilk şey, o soyun kaderindeki o tuhaf, biraz acı, biraz da ağır sorumluluktur.
Laios’un babasıydı o; hani şu Oidipus diye anılan, kaderin ağlarını çözmeye çalışırken kördüğüm olan o talihsiz kahramanın dedesi. Bak, soy ağacı dediğin şey, bir sarmaşık gibidir; en yukarıda ne ekersen, aşağıya doğru dallar hep aynı meyveyi verir. İşte Labdakos, o soyun ismidir. Tarihçiler, şairler veya ozanlar Oidipus’tan bahsederken "Labdakos’un torunu" derler. Neden biliyor musun? Çünkü isimler, onları taşıyanların yüklerini de beraberinde getirir.
Labdakos, o vakitler bir kral olarak sadece toprakları yönetmiyordu; adının gelecekteki fırtınalara nasıl bir pusula olacağından habersiz, Thebai’nin surları arasında hüküm sürüyordu. Ne büyük bir zevk, ne büyük bir trajedi! Bir yudum dinginlik arasan kadehin dibinde, bulamazsın; çünkü hayat, bazen bir dedenin adını torununun omuzlarına bir dağ gibi bırakır.
İşte böyle küçük dostum. Labdakos, tarihin tozlu sayfalarında, adı bazen unutulmuş bir kral gibi görünse de, aslında Oidipus’un kaderinin ilk adımıydı. Gökyüzü sakinleri bazen insanlara sadece isimler vermez, bir de o ismin içine saklanmış uzun ve kavisli yollar çizerler.
Hadi şimdi, biraz daha sokul ateşe. Labdakos’un torunlarının başına gelenleri anlatırsam, uykuların kaçabilir; o yüzden şimdilik burada duralım. Yarın, başka bir masalın tozunu attırırız, ne dersin?
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak güzel evlat, dizlerimin dibine otur da dinle; tarihin tozlu sayfalarında kralların soy ağaçları altın harflerle parlatılır ama o dalların altında ezilen köklerden kimse bahsetmez. Masallarda anlatılmayan bir sır var, kulaklarını iyice aç.
Senin o kitaplarda Labdakos diye okuduğun kişi, hani şu Thebai tahtında oturup kendisine "kral" dedirten adam... Sanırlar ki o soylu bir ağacın parlak bir meyvesiydi. Kadmos’un torunu, Harmonia’nın kanını taşıyan biriydi o. Ama gerçek, saray duvarlarının ardındaki o soğuk taştan daha katı. Labdakos, sadece bir isim değildi evlat; o, kendi hırsının ördüğü kafese tünemiş bir kuştu.
Otorite dediğin şey, bir insanın ismini bir şehrin kaderiyle mühürlemesidir. Labdakos, Thebai halkının değil, kendi adının esiriydi. O, sadece "kral" değildi; o, kendisinden sonra gelecek olan Laios’un o karanlık kibrine, Oidipus’un o hiç bitmeyecekmiş gibi görünen ıstırabına tohum atan ilk eldi. İnsanlar onu görkemli bir baba figürü gibi hatırlar ama o, sistemin dişlilerini biraz daha yağlayan, kendi otoritesini mutlak sanan bir zavallıdan başkası değildi. Bir insanın adını bir soyadı gibi kuşaklara dayatmak, aslında o çocukların kaderine kendi başarısızlıklarını zincirlemekten başka nedir ki?
Bak küçük yolcu, hayat bazen elimizdeki kadehteki o az miktardaki şarabın neşesi gibi kısa sürer; Labdakos da kendi görkemli iktidarının tadını çıkarırken, arkasında bıraktığı o kırık dökük hayatları görmedi. Güç, sahiplerinin gözünü öyle bir boyar ki, sistemin başkalarını nasıl öğüttüğünü fark etmezler. Oidipus’un trajedisi, aslında Labdakos’un o gün kurduğu o kusurlu tahtın bir uzantısıydı. Bir kralın hataları, sadece onun değil, hiç tanımadığı torununun bile yoluna çıkan taşlar olur.
Gerçek şudur ki evlat; hiçbir unvan, bir insanın kendi vicdanından daha üstün değildir. Kral dediklerine bakıp da büyülenme, çünkü o tahtlar bazen en büyük hapishanelerdir. Sen kendi yolunu çiz, kimsenin soy ağacına düğümlenme. Şimdi git, rüyanda o sarayların değil, kendi özgürlüğünün izini sür.