Eski zamanlarda, Peneus ırmağının serin sularının yanı başında, Pindos dağlarının gölgesinde yaşayan bir kız vardı; Kyrene. Şimdi öyle sıradan bir çoban sanmayın onu. Kyrene, kucağında kuzularıyla öylece oturan biri değil, dağların en sert kayalarıyla, en vahşi rüzgarlarıyla yarışan, bileği bükülmez bir nympha idi.
Kızın gücünü bir bilseniz, inanması güç! Ormanların derinliklerinde, elinde bir mızrak bile olmadan, kükreyen devasa bir aslanla burun buruna geldiği o günü anlatırlar. Diğerleri korkudan ağaçlara tırmanırken, o kız aslanın üzerine atılmış, sanki bir dans pistinde döner gibi vahşi hayvanı alt edivermişti.
Tam o sırada, gümüş yayını omzuna asmış, güneşin pırıltısı üzerindeki o mağrur gökyüzü sakini, Apollon oradan geçiyordu. Bu ne cesaret, bu ne çeviklik diye hayranlıkla izledi kızı. Bir tanrı için bile alışılmadık bir tutkuydu bu; Kyrene’nin elini tuttuğu gibi onu altın arabasına bindirdiği gibi uzaklara, uçsuz bucaksız Libya topraklarına kaçırdı. Hani derler ya, bazen aşk insana dünyaları unutturur, işte öyle bir şey.
Oraya, kendi adını taşıyan altın bir saray inşa etti ona. Öyle bir saray ki, güneş battığında bile parıltısı sönmezdi. Derken, o ihtişamlı yuvalarında bir de oğulları oldu; ismi Aristaios. Ama gelin görün ki, bir tanrı çocuğunu büyütmek öyle kolay iş değil. Gökyüzü sakinleri kendi aralarında haberleşip, Aristaios’u kah Hera tanrıçanın şefkatli kollarına, kah Toprak Ana’nın bereketli kucağına teslim ettiler.
Çocuk büyüdü, arıların dilinden anlayan, toprağın sırlarını çözen bilgili bir bey oldu. Kyrene mi? O artık sadece dağların nympha’sı değil, adıyla anılan o altın şehrin efsanesi olarak kaldı. İşte evlatlarım, hayat bazen bir aslanla boğuşurken başlar, bir tanrının altın arabasında devam eder, gerisi ise toprağa ve zamana emanet edilen güzel bir masaldır. Bir kadeh ferahlatıcı nektar eşliğinde düşünün bunu; bazen en güçlüler bile, kaderin onları nereye götüreceğini bilmeden yaşarlar.
Silenos’un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak minik yolcum, masalların tozlu sayfalarında anlatılmayan, sadece rüzgarın kayalara fısıldadığı bir sır var... Gel otur yanıma; şu kadehimdeki şarabın neşesi zihnimi berraklaştırırken, sana Kyrene’nin hikayesini anlatayım. Ama unutma, duyacakların sadece bir nympha’nın masalı değil, gücün ve arzunun o eski, karanlık dansıdır.
Kyrene, Peneus ırmağının serin sularından gelen bir avcıydı. Pindos dağlarının eteklerinde, elinde bir mızrak bile olmadan, sadece kendi bileğinin gücüyle vahşi hayvanlara meydan okuyan, doğanın hür kızıydı. O, kendi kendine yeten, kimsenin otoritesine boyun eğmeyen o nadir ruhlardan biriydi. Bir aslanla boğuşup onu yere serdiğinde, zaferin tadı yalnızca kendi teriyle karışmıştı. Fakat evlat, işte tam da o an, en büyük tehlike kapısını çaldı.
Işığıyla her yeri aydınlattığını iddia eden Apollon, bu bağımsız gücü gördüğünde, onu bir hayranlık nesnesi gibi izledi. Fakat bir tanrının hayranlığı, çoğu zaman bir sahip olma arzusuna dönüşür. Apollon, Kyrene’nin o vahşi hürriyetini takdir etmek yerine, onu kendi altın arabasına bindirip yabancı topraklara, Libya’ya kaçırdı. Söyle bana, birini "yüceltmek" adına, onu kendi köklerinden koparıp bir altın sarayın duvarları ardına hapsetmek sevgi midir, yoksa bir tür kibir mi?
Aristaios adlı çocuk doğduğunda, sistem çoktan işlemişti bile. Kyrene artık o dağların özgür avcısı değil, bir tanrıça sarayının tacı haline getirilmişti. Herkes onun bu "şanslı" kaderini konuştu, sarayının altınlarını övdü. Ancak kimse, Kyrene’nin o gün aslanı devirdikten sonra kendi krallığını kurup kurmak istemediğini sormadı. Güç sahipleri, başkalarının hayatlarını bir satranç tahtasındaki taşlar gibi yeniden dizmeyi severler, küçük dostum.
Unutma ey akıllı yavrum, gerçek güç başkasının arabasına binmek değil; kendi ayakların üzerinde, o dağ eteklerinde aslanlarla bile olsa, kimseye boyun eğmeden durabilmektir. Altın saraylar, insanın içindeki o yabanıl huzuru her zaman satın alamazlar.