Şöyle yanaşın bakalım, ateşe biraz daha yaklaşın. Ayaklarınızı uzatın, hele bir soluklanın. Size anlatacağım hikaye, gökyüzünün henüz yeni yeni şekillendiği, dünyanın çocukluk zamanlarından kalma. Hani şu "Kyklop" dedikleri, alnının tam ortasında koca bir güneş gibi parlayan tek gözü olan devler vardır ya... İşte onlar, aslında tek bir millet değil. Birkaç farklı soydan gelirler, her birinin huyu suyu bambaşkadır.
Önce şu en eskilerden başlayalım; Gaia ile Uranos’un o azgın yürekli evlatları. Brontes, Steropes ve belalı Arges. Bunlar bildiğin usta zanaatkardır çocuklar. Öyle alelade dev sanmayın; tanrıların, o yüce gökyüzü sakinlerinin kullandığı şimşekleri, yıldırım çakışlarını bizzat onlar döverdi. Hani Hades’in kimseye görünmemesini sağlayan o meşhur miğferi, Poseidon’un denizleri birbirine katan üç dişli yabasını kim yaptı sanıyorsunuz? Hep bu gökyüzü atölyelerinde çalışan tek gözlü dostlarımız! Ama başları bazen belaya da girerdi. Hani şu Apollon’un oğlu Asklepios meselesi vardır ya, işte o günlerde biraz sert rüzgarlar esmiş, bu devlerin bazıları ölümsüzlüklerini yitirmişti. Ne demişler; gökyüzünde bile olsan, kaderin çizgisinden kaçış yok.
Sonra bir de Sicilya taraflarında gezenler var ki, işte onlar tam birer baş belası! Homeros’un destanlarında anlattığı o meşhur Polyphemos’u hatırlarsınız; Odysseus'un mağarasında az mı macera yaşamıştı? Bu Sicilyalı Kykloplar biraz farklıdır. Yanardağların eteklerinde yaşarlar, ateşin başında demir döverler. Kraterlerden fışkıran o kıvılcımları görürseniz, anlayın ki içeride bir Kyklop çekicini örse vuruyordur! Kimi zaman çobanlık ederler, sürülerini otlatırlar; kimi zaman da yolunu şaşıran denizcileri sofralarına davet etmeye kalkarlar. Kötü niyetli değil, sadece biraz... nasıl desem, iştahlılar diyelim.
Bir de bizim toprakların, yani Anadolu’nun çocukları var. Bunlar ne dev, ne cin; bildiğin usta inşaatçılar! Lykia taraflarından geldikleri söylenir. O devasa surlar, koca koca taşların birbirine kenetlendiği kaleler var ya, hani "yok artık, bunu insan yapamaz" dedirten o duvarlar? İşte onların altında hep bu Kyklopların parmağı vardır. Hitit kabartmalarına bakarsanız, o profilden görünen iri figürlerin aslında bu usta duvarcıların birer yansıması olduğunu sezersiniz. Halikarnas Balıkçısı der ki; "Bu devler aslında Anadolu’nun kayalarını oya gibi işleyen, şehirleri aşılmaz yapan gerçek bir halktır."
Gördünüz mü? Masal dediğin aslında insanın belleğinde saklı bir gerçeklik. Kimi zaman bir şimşek çakar, biz ona Zeus’un öfkesi deriz, ama belki de o sadece atölyesinden çıkan bir Kyklop'un çekicidir. Şimdi, testi dibinde biraz üzüm suyu kaldıysa verin bakalım şu yaşlı Silenos'a, boğazımız kurudu anlatırken. Dünya dediğin yer, tam da böyle garip ve güzel hikayelerle dolu işte. Hadi, şimdi sessiz olun; rüzgar ormanların ötesinden başka hikayeler fısıldıyor.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak minik yolcum, masallarda sana anlatılan o parıltılı kahramanların ardında, tozlu raflarda saklanan bir sır var... Gel, otur yanıma; şu ağacın gölgesi, tarihin o ağır yalanlarından daha güvenli. Bugün sana *Kyklopes*’ten bahsedeceğim. Hani şu kitaplarda sadece tek gözlü, kaba saba devler olarak geçenlerden.
Sakın ola ki devleri sadece "canavar" olarak etiketleyen o kibirli anlatılara kanma, güzel yavrum. Bak, *Zeus* dediğin o baş tanrı, göğün tahtına otururken kimin emeğine yaslandı sanıyorsun? *Brontes*, *Steropes* ve o belalı *Arges*... Bu Kyklopes, *Gaia*’nın çocuklarıydı; yetenekli, usta ve yaratıcı. Ama ne zaman ki egemenlere şimşekler döktüler, ne zaman ki *Hades*’in görünmezlik miğferini ya da *Poseidon*’un yabasını üretip o "yüce" tanrıların iktidarlarını perçinlediler, işte o zaman kullanılıp bir kenara itildiler. İktidar, işine yarayanı önce yüceltir, sonra kendi hırsına kurban eder.
Sessizliğin çığlığını duyabiliyor musun?
Sonra o *Polyphemos* hikayesi gelir... Bilge yolcum, *Odysseus*’u bir kahraman mı sanıyorsun? O, sadece bir stratejistti; kendi çıkarları için başkalarının yaşam alanını ihlal eden bir figür. *Polyphemos* ise kendi halinde, doğayla iç içe yaşayan, belki de o sert iktidar oyunlarına girmemiş, kendi içine kapanmış biriydi. Bir gözü vardı, evet; ama belki de o tek göz, dünyanın çarpıklığını görmek yerine sadece gerçeğe odaklanmayı seçmişti. Sistemin "öteki" ilan ettiğini canavarlaştırmak, onu yok etmeyi meşru kılar. İşte tarihin en eski oyunlarından biri budur: Korku yarat, sonra o korkuyu öldürerek kendini kahraman ilan et.
Bir de Anadolu’nun o usta duvarcıları var... Hani şu *Lykia*’dan gelip devasa surları örenler. Krallar, kendi ihtişamlarını yükseltmek için bu devasa yetenekleri taş taşıyıcıları, duvar örücüleri olarak kullandılar. Sonra o surlar yıkılınca, sadece kralların isimleri hatırlandı; o surların harcında emeği, teri ve zekası olan Kyklopes’in adı tarihin derinliklerinde unutuldu. Onlar sadece birer işçi, birer "sanayi kölesi" gibi görüldü, oysa o taşlarda Anadolu’nun kadim bilgeliği gizliydi.
Unutma küçük evlat, bazen bir gözü eksik olanlar, sistemin o kör edici ışığına sahip olanlardan çok daha fazla şey görürler. Şarabın neşesi sadece hakikati hatırlamamıza yarar, yoksa gerçeğin kendisi biraz buruktur, tıpkı hayatın kendisi gibi. Kralların sarayları yıkılır, tanrıların şimşekleri söner; ama emeğiyle dünyayı kuranların, yani o "görünmez" devlerin hikayesi toprağın altında hala fısıldar.
Şimdi git ve etrafına bak. Gerçekten kim güçlü, kim sadece gücü elinde tutanların masalı? Sorularını sormaktan korkma, çünkü otorite en çok, bir çocuğun neden diye sormasından korkar.