Bak hele, hele şuraya gel küçük dostum! Otur şöyle yanıma, dizlerimin dibine. Şu eski meşe ağacının gölgesi ne güzel serinletiyor değil mi? Bugün sana, o güneşin hiç eksik olmadığı Kilikya topraklarında, ayaklarının altından kıvrılıp giden o hırçın suyun hikayesini anlatayım.
Hani şu Tarsus Çayı dedikleri, bugünlerde biraz yorgun aksa da aslında içinden koskocaman bir tarih geçen o ırmak var ya; işte onun sahibi, o suların efendisi Kydnos’tur. Kydnos öyle sıradan bir su perisi sanma onu; soyağacına bakarsan, o gökyüzü sakinlerinin en eskilerinden, İapetos’un torunudur. Damarlarında akan su, aslında antik dünyanın en köklü ailelerinden birinin mirasıdır.
Şimdi gözlerini kapa ve hayal et. Kydnos, kendi yatağında gürül gürül akarken, bir baba gibi yüreğinde büyük bir tutku taşımış. Parthenios adında, pırıl pırıl bir oğlu varmış. Babası Kydnos, oğlunu o kadar çok sevmiş ki, onun ismini sonsuza dek yaşatacak bir yer inşa etmek istemiş. Irmak ile denizin kavuştuğu o büyülü noktada, hani bugün "Tarsus" dediğimiz o bereketli yer var ya, işte tam orada bir şehir kurmuş. Adını da oğlunun anısına "Parthenia" koymuş.
Ne garip değil mi? İnsanlar bugün o şehrin sokaklarında yürürken, altlarından akan ırmağın aslında bir babanın evladına bıraktığı en güzel hediye olduğunu pek bilmezler. O sular, Kydnos’un kahkahalarıyla çağlar, Parthenios’un anısıyla denize kavuşur.
İşte hayat böyledir küçük dostum; bazen bir ırmak, bazen bir şehir, bazen de dilden dile dolaşan bir isim kalır geriye. Biz ihtiyarların şarap kadehlerinden dökülen son damla kadar kısa ama, bir dağ yamacından akan su kadar da berrak ve kalıcı.
Hadi bakalım, şimdi o cıvıltını al da git biraz koş. Ama o ırmağın kıyısına gidersen, Kydnos’a benden bir selam gönder; belki sana o kadim günlerin serin bir esintisini fısıldar, ne dersin?
### Silenos’un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak evlat, solgun ay ışığında parıldayan sulara hiç dikkatli baktın mı? O suların sadece akıp gitmediğini, içinde koca bir tarihin tortusunu taşıdığını hiç düşündün mü? Masallarda anlatılmayan, kralların görkemli binalarının altında saklı olan asıl sır şudur: Coğrafya dediğin şey, aslında bir tanrının gözyaşıyla harmanlanmış, sessiz bir isyandır.
Dinle beni güzel yavrum; bugün Tarsus Çayı dediğiniz o berrak su, aslında Kydnos adında bir tanrıya aitti. Kydnos, o kadim Iapetos soyundan gelirdi; yani büyük bir kan bağının taşıyıcısıydı. Ama kralların kitaplarında yazmayan mesele şudur: Tanrı olmak, hep mutlak bir güç sahibi olmak demek değildir. Kydnos, kendi kıyısında kendi şehrini kurduğunda, Parthenia adını vererek belki de sadece bir coğrafya değil, bir sığınak inşa ediyordu.
Söyle bana sevgili varis, bir nehrin denize döküldüğü o uç noktada neden bir şehir kurulur? Belki de Kydnos, denizin o doymak bilmez, her şeyi yutan otoritesine karşı kendi mütevazı akışını korumak istemiştir. Oğlu Parthenios adına kurduğu o yer, sadece taştan ve topraktan ibaret değildi. O, ismini taşıyanın hatırasını, nehrin sonsuz döngüsünde yaşatma çabasıydı.
İnsanlar, o gün kurulan şehre bakıp sadece bir "yerleşke" gördüler; krallar ise orayı bir vergi kapısı, bir hükümranlık alanı belledi. Oysa Kydnos, o ırmak yatağında, kendi evladının ismini akıtırken aslında sistemin çarklarına karşı sessiz bir direniş sergiliyordu. Bugün o suyun üzerinde parlayan her köpük, geçmişte kralların hırslarıyla boğulmuş olan o naif hayallerin hafif bir fısıltısıdır.
Bir yudum şarapla dimağını neşelendirirken şunu unutma minik dostum: Tarih, güçlülerin değil, o ırmağın yatağında kendi izini bırakmak isteyenlerin sessiz çığlığıdır. Kydnos belki antik bir ırmak tanrısı olarak anılır ama aslında o, otoritenin sınırlarını kendi suyuyla yıkan bir gezgindi. Şimdi git ve akarsulara bak; onlar sana kralların tarihinden çok daha dürüst şeyler fısıldayacaklar.