Thesauros Mythology Krinis

Krinis

Krinis

Apollon’un öfkesini farelerle tadan Krinis, çobanın yardımıyla tanrıyı hoşnut ederek Khryse’de ünlü Smintheus tapınağını kuran sadık bir rahiptir.

Mysia’nın Khryse bölgesinde yükselen Apollon Smintheus tapınağının kökeni, ilahi bir iradenin yerel topraklar üzerindeki tasarrufuna dayanır. İlyada’da Agamemnon’un elindeki tutsak Khryseis’in babası olarak tanıdığımız rahip Khryses, işte bu tapınağın kutsal hiyerarşisini temsil eder. Efsanenin başlangıcında Krinis, tanrısal bir hoşnutsuzluğun hedefi haline gelmiş; mülkiyetini ve sınırlarını belirlediği toprakları, dizginlenemeyen bir sıçan istilasıyla kaybederek mülksüzleşmenin eşiğine sürüklenmiştir. Düzenin bozulduğu bu kaotik uğrakta, tanrının yeryüzüne inerek bir çobanın mütevazı sofrasına misafir olması, iktidarın kimin aracılığıyla yeniden tesis edileceğinin habercisidir. Tanrı, kendi otoritesini çobanın sadakati üzerinden tahkim ederken, sıçanları oklarıyla imha ederek bir tür "sistem temizliği" gerçekleştirmiş; bu süreçte Krinis’e de maruz kaldığı yıkımın bedeli olarak, kendisini tanrının tebası kılacak tapınağı inşa etme zorunluluğunu yüklemiştir. Böylece, Apollon Smintheus tapınağı, bir lütuf görüntüsü altında kurulan mutlak itaat alanının somut taşıyıcısı olmuştur.
Silenos
Gel bakalım evlat, şöyle kıvrıl şuraya. Ateşin çıtırtısı bazen en güzel masalları fısıldar insana. Şimdi sana Khryse diyarında, o güneşin en parlak ışıklarını gönderdiği tapınakta neler yaşandığını anlatayım.

Hikayemiz Krinis adında, toprağına, ekinine gözü gibi bakan bir adamla başlar. Krinis iyi bir adamdı aslında, lakin bazen gökyüzü sakinlerini, yani o yüce tanrıları kızdırmak için büyük bir olay gerekmez; bazen sadece bir anlık dikkatsizlik, bir selamın eksik kalışı yeter. İşte o gün, Apollon’un öfkesi Krinis’in üzerine bir gölge gibi çöktü.

Eskiden "fare" dediğimiz o minik kemirgenler, hani şu mutfakta kırıntı arayanlar var ya, işte onlar bir anda bir orduya dönüştüler. Binlerce, on binlerce fare! Sanki yerin altındaki bütün krallıklar, Krinis’in tarlalarını talan etmek için sözleşmişti. Tarlalar yendi, ambarlar boşaldı, evler delik deşik oldu. Krinis ne yaptıysa, ne kadar dua ettiyse fayda etmedi. Sıçanlar her şeyi kemirip bitiriyordu.

Tam o sırada, kaderin çarkı beklenmedik bir şekilde döndü. Apollon, o meşhur altın yaylı tanrı, insan kılığında yeryüzünü arşınlamaya karar vermişti. Uzun bir yolculuğun sonunda yorgun argın, Krinis’in sürülerine bakan o gariban çobanın kulübesine konuk oldu. Çoban, elinde avucunda ne varsa –belki bir parça kuru ekmek, belki bir yudum taze süt– tanrıya sundu. Hiç tanımadığı bu yolcuya öyle içten, öyle nazik davrandı ki, Apollon bu cömertliğe hayran kaldı.

Tanrı, çobanın samimiyetinden o kadar memnun oldu ki, "Madem bu toprakların insanı bu kadar kalbi güzel, o halde burayı bu kemirgen istilasından kurtarmalıyım," dedi. Elini altın yayına attı. Okları, havayı ıslık çalarak yarıp geçti. Apollon’un her bir oku, tarlaları talan eden o sıçanları birer birer temizledi. Gökyüzü sakini, sadece fareleri kovmakla kalmadı, Krinis’e de bir hatırlatmada bulundu: "Bana, yani Apollon Smintheus’a bir tapınak dik, burası artık benim korumam altında olsun."

İşte, meşhur Apollon Smintheus tapınağı böyle doğdu. Hani şu İlyada’da okuduğumuz, Agamemnon’un haksızca el koyduğu Khryseis’in babası Khryses’in rahibi olduğu o kutsal yer...

Görüyor musun? Tanrıların öfkesi bir fırtına gibidir, ama cömertlik ve nezaket, en büyük felaketleri bile bir anda dindirebilir. Şimdi, git biraz uyu da rüyanda o güneş saçlı tanrının altın oklarını gör bakalım; belki sana da biraz akıl fısıldar, ha?

nav.navigate

nav.identity

common.settings

common.language
TR EN
common.theme