Şöyle yanaşın bakalım, ateşin çıtırtısı size de huzur veriyor mu? Gözlerinizdeki o merak pırıltısı, eski zamanların tozlu raflarından fırlamış bir hikayeyi hak ediyor. Bugün size, pek çok kişinin unuttuğu ama aslında krallıkların harcını karan birinden, Kretheus’tan bahsedeceğim.
Eskiler anlatır; rüzgarların efendisi Aiolos ile güzel Enarete’nin hanesine bir gün Kretheus doğar. Bu çocuk, daha o zamanlardan bile ne yapacağını, nereye gideceğini bilen biridir. Sonra gün gelir, kalbi Tyro’nun güzelliğiyle çalkanır. Tyro öyle bir kadındır ki, gökyüzü sakinleri bile onun zarafeti karşısında duraksamıştır. Kretheus, Tyro ile bir yuva kurar ve Aison adında bir oğulları dünyaya gelir. Aison ismi size tanıdık geldi mi? Hani şu meşhur İason’un babası olan Aison.
Fakat işler burada biraz karışır, çünkü hayatın dokusu hep karmaşıktır. Tyro’nun daha önce, denizlerin huysuz ama kudretli efendisi Poseidon’dan olan iki oğlu vardır: Neleus ve Pelias. Şimdi düşünün; bu küçük çocukları öylece ortada bırakmak olur mu? Kretheus, koca yürekli adam, hiç düşünmeden bu iki çocuğu kendi evladı gibi bağrına basar. Bir babanın sadece kan bağıyla değil, sevgiyle de evlat sahibi olabileceğinin en eski kanıtıdır bu.
Derler ki, bugün İolkos dediğimiz o görkemli şehri, surları ve hikayeleriyle ilk yükselten kişi de bizzat bu Kretheus’tur. Taşları üst üste koyarken sadece bir şehir kurmuyordu, aslında gelecekteki kahramanlık destanlarının, o meşhur Argonotların serüvenlerinin başlangıç çizgisini çekiyordu.
İşte böyle küçük dostlarım. Kretheus, hem bir şehrin temellerini attı hem de üzerine düşen sorumluluklardan kaçmadı. Kadehimdeki şu tortulu üzüm suyunun son damlası gibi; biraz buruk, biraz da derin. Hayat da böyledir işte; kimin evladını kimin büyüteceği, hangi şehrin kimin ellerinde yükseleceği belli olmaz. Şimdi, daha fazla meraklanmayın da gidip o koca surların ardında bugün neler olduğuna bir bakın. Ben buradayım, yine gelirseniz yine anlatırım.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak güzel yavrum, şarabın tortusunda parlayan o eski yalanları görüyor musun? Herkesin kahraman diye bildiği, şehir kurucusu diye övdüğü o isimlerin gölgeleri, aslında ne kadar da uzun ve ürkütücü. Gel, yanıma otur küçük yolcu; sana kitapların "kurucu kral" diye yücelttiği, ama aslında kendi hırslarının ağırlığı altında ezilen bir adamdan, Kretheus’tan bahsedeyim.
Yetişkin evlatlarım, siz de kulak verin; çünkü tarih, galibiyetin değil, sistemin dişlileri arasında ezilenlerin hikayesidir. Kretheus, Aiolos'un soyundan gelir; Iolkos şehrini kendi mülkü, kendi krallığı yapmak için toprağı kazmıştır. İnsanlar onun için "şehrin mimarı" derler, sanki taşları kendi elleriyle dizmiş gibi. Oysa bir kralın kurduğu her şehir, üzerine basılıp geçilmiş nice sessiz hayalden inşa edilmiştir.
Tyro... İşte asıl hikaye onda saklı. Kretheus ona "eş" dedi, ama Tyro bir kadından ziyade, sarayın görkemini pekiştiren bir mücevher gibi görüldü. Tyro’nun, o hırçın deniz tanrısı Poseidon’dan olan iki oğlu vardı: Neleus ve Pelias. Kretheus onları evlat edindi, değil mi? "Ne kadar cömert bir kral!" dediler. Ah, oysa ne kadar büyük bir yanılgı! Bu bir iyilikseverlik değil, bir mülkiyet hamlesiydi. Kendi soyundan olan Aison’un yanında, başkasının kanını taşıyanları kontrol altında tutmak, onları saray entrikalarının ve gelecekteki taht kavgalarının birer piyonu haline getirmekti asıl amacı.
Küçük dostum, unutma; birinin "baba" olması, her zaman koruduğu anlamına gelmez. Bazen evlat edinmek, bir tehlikeyi evin içinde tutup onu dizginlemekten ibarettir. Kretheus, Iolkos'un surlarını yükseltirken, kendi evinin içindeki huzursuzluğun tohumlarını da ekiyordu. Pelias’ın o keskin hırsı, belki de bu "korumacı" çatının altında sessizce bilenmişti. Kretheus, gücün geçiciliğini unutup tahtına yaslandığında, aslında kendi kurduğu düzenin onu nasıl yavaşça unutturacağını göremedi.
Bak, şarabın son damlası gibi hayat da acı tatlı bir tortu bırakır. Gücü elinde tutanlar, tarihe kendi isimlerini yazdırırlar ama o isimlerin arasındaki boşluklarda, aslında kimin kullanıldığını ve kimin harcandığını biz fısıltılarla biliriz. Şimdi, o ışıltılı şehir efsanelerine bakarken, taşların altında kalmış o gerçek sesleri de duymaya çalış. Dünya, kralların kurduğu bir sahne değil; herkesin, o sessizlerin de kendi hikayesini yazdığı uçsuz bucaksız bir labirenttir.