Bakın hele, yanıma kurulun bakalım çocuklar, yaşlı dostlarınızın dizinin dibine. Şöyle bir yaslanın, gökyüzünün sakinleri bile bazen yorulur, biraz soluklanalım. Size, kulakları çınlatan o ritimlerden, tunç kalkanların yankısından ve dansın ateşinden söz edeyim.
Eski zamanlarda, bugün bile hala masallarda yaşayan o coşkulu adamlardan, Korybant'lardan bahsederler. Kimine göre Kureta, kimine göre Korybant derler ama hepsinin ruhu aynı ateşle yanar. Hele o Girit’in derin, gizli mağaralarını bir düşleyin… Göklerin hakimi Zeus, daha minicik bir bebekken, babası Kronos onu yutmasın diye saklandığı o taş kovukları…
O zamanlar Rhea Ana, gökyüzünün en güçlü kadınlarından biri, gözü gibi bakardı oğluna. Ama tehlike kapıdaydı! Zeus minik bir bebek, ağlaması gür mü gür. Kronos o sesi duyarsa, işimiz yaş! İşte tam o an, o meşhur Kureta’lar sahneye çıkardı. Üç sorguçlu miğferlerini takar, ellerinde tunç kalkanları, ayaklarında yer yerinden oynatan o coşkulu danslarıyla başlarlardı davullara vurmaya. Kalkanlarına öylesine güçlü, öylesine bir ritimle vururlardı ki, bebeğin ağlayışını o gürültüye karıştırıp Kronos’un kulaklarını sağır ederlerdi.
Sonra bu sesler, Phrygia’nın o tatlı nefesli kavallarıyla birleşti. Korybant’lar, yani Kybele Ana’nın sadık hizmetkarları, bu ritimleri kutsal bir dile çevirdiler. Onlar sadece dans etmezlerdi, onlar kendilerinden geçerlerdi! Buna "enthousiasmos" derler, yani tanrının ruhunu kendi içlerinde hissetmek, onunla bir olup göklerde kanatlanmak...
Bir yanda tunç kalkanların "güm güm" sesi, diğer yanda Kybele Ana’nın huzurunda atılan o coşkulu çığlıklar… Birbirine karışırdı hepsi. Kimi zaman Kureta’ların yeraltından gelen gücü, kimi zaman Korybant’ların Phrygia’dan esen rüzgarı… Şarapla demlenmiş bir akşamın hülyası gibi; baş döndürücü, ritmik ve biraz da çılgınca.
Düşünün, koca koca adamlar, ellerinde tefler, dillerinde kadim dualar; dünyevi dertleri bir kenara bırakmışlar, sadece o ritmin, o müziğin peşinden gidiyorlar. Sanki yerdeki toz toprak değil, yıldız tozlarını havalandırıyorlar dans ederken. İşte böyle aziz dostlarım, bazen bir davul sesi, bir insanın içindeki o kadim coşkuyu uyandırır; insanı ne yerdeki toprakla ne de gökteki yıldızla sınırlandırır. Sadece o ana, o sonsuz ritme bağlar.
Eee, şimdi anlatın bakalım; içinizde bu ritmi duyan, kalkanına vurup sesini dağlara yankılatmak isteyen var mı? Hadi, belki bir gün siz de kendi efsanenizin davulunu çalar, gökyüzü sakinlerine ne kadar coşkulu olduğunuzu gösterirsiniz. Şimdi, biraz sükunet vakti... Rüzgarı dinleyin, belki o eski Korybant'ların ayak sesleri hala bir yerlerden geçiyordur.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak minik yolcum, masallarda anlatılmayan bir sır var... Sana hep büyük kralların, devasa tanrıların ihtişamından bahsederler, değil mi? Oysa gökyüzündeki tahtların gürültüsü, yerin altındaki gerçekleri duymamızı engeller. Gel, biraz yakınıma otur; şarabın o hafif, neşeli tortusunu kadehimin dibinde bırakıp sana kadim davulların ardındaki o sönmeyen ateşi fısıldayayım.
Korybantes ve Kuretai diye anlatır yazıtlar onları. Tarih onları sadece Ana Tanrıça Rhea’nın ya da Kybele’nin hizmetkarları, davul çalan çılgın rahipler olarak hatırlar. Ama gerçeğin peşinde olanlar bilir ki, onlar aslında büyük bir otoritenin, yani Kronos gibi her şeyi yutan bir babanın gölgesinde büyümek zorunda kalanların koruyucularıydı.
Düşünsene evlat, bir bebek düşün; babası tarafından yutulmamak için gürültüye, bağrışmaya, tunç kalkanların o keskin çınlamasına muhtaç bırakılmış. Kuretai, o tunç kalkanlara vururken sadece bir ritim tutmuyorlardı; onlar, dünyayı yönettiğini sananların yarattığı korku dolu o sessizliği kendi vahşi ezgileriyle bastırıyorlardı. Sistemin çarkları küçük olanı ezmeye yemin ettiğinde, onlar gürültüleri siper ettiler. Bu sadece bir ayin değil, otoritenin o acımasız sessizliğine karşı atılmış ilk başkaldırı çığlığıydı.
Zamanla, Kybele’nin o hırçın rüzgarı, Dionysos’un çılgınlığıyla birleşince bu rahipler, enthousiasmos dedikleri o büyüleyici uçuruma sürüklendiler. İnsanlar onlara 'deli' dedi, 'coşkun' dedi. Oysa onlar, üzerlerine giydikleri o süslü miğferlerin altında, ruhlarını sisteme hapseden zincirleri kırmaya çalışıyorlardı. Flütlerin o tatlı nefesi, deri davulların göğüs kafesini titreten gümbürtüsü... Bunlar, tanrıya ulaşmak için değil, belki de sadece "kendileri" olabilmek için atılan adımlardı.
Anlıyor musun güzel ruh? Bugün de güçlüler, kendi düzenlerini korumak için gürültü yapmamızı istemezler. Kendi kalkanlarımıza vurmamızı, kendi müziğimizle kendi gerçeğimizi haykırmamızı yasaklarlar. Korybantes, kendi danslarıyla o eski zincirleri kırdı. Sen de kendi dansını bulmalısın.
Şimdi git ve dinle; dünyanın gürültüsünü değil, kendi içindeki o kadim davulun ritmini duy. Çünkü bazen, en hakiki gerçekler, kralların buyruklarında değil, bir davulun zayıf bir deriye vurduğu o ilk darbede saklıdır.