Gelin bakalım, şu ateşin etrafına iyice sokulun. Bugün size, güzelliğiyle hem bir tanrıyı hem de koca bir krallığı yerinden oynatan, hüzünlü ama bir o kadar da büyük bir miras bırakan bir kadından, Koronis’ten bahsedeceğim.
Lapithlerin kralı Phlegyas’ın kızıydı Koronis. Öyle bir güzelliği vardı ki, görenler dönüp bir daha bakardı; saçları sanki Thessalia’nın gece çöken gölgelerinden çalınmış gibi parlak, adımları ise sanki toprağa basmıyor da süzülüyormuş gibi hafifti. Güzelliği sadece göz kamaştırmakla kalmadı; ışığı, gökyüzü sakinlerinin en şifacısı olan Apollon’un bile dikkatini çekti.
Ancak Koronis’in hikayesi, peri masallarındaki gibi tozpembe bir sona sahip değildir. Bir tanrının kalbini çalmak, bazen ateşle oynamak gibidir. İşin içinde biraz dik başlılık, biraz da gençliğin getirdiği o cesur ama tehlikeli merak vardı. Koronis, kendisine verilen kaderin sınırlarını zorladı; bu uğurda hem çok sevildi hem de büyük bir bedel ödedi.
Ama şunu iyi dinleyin minikler; her hüzünlü hikaye, bazen insanlığın en büyük armağanlarından birini doğurur. Koronis, o zor günlerinde karnında bir mucize taşıyordu. O mucize, Asklepios’tu. Şifayı ellerinde tutan, ölümün kapısından dönenleri hayata döndürme gücüne sahip olan o büyük hekim...
İşte Koronis’in hikayesi böyle. Bir yanda kral kızı olmanın ağırlığı, diğer yanda bir tanrının aşkının getirdiği fırtınalar... O, Asklepios gibi bir şifacıyı bu dünyaya getiren köprüydü. Şimdi bazen rüzgarın sesini dinlediğinizde, belki de uzaklardan o efsanevi hekimin, annesinden kalan o kadim şifa bilgisini fısıldadığını duyabilirsiniz.
Kadehimdeki şu son yudumu da onun anısına içeyim. Hayat bazen acıdır, evet, ama içinden Asklepios gibi hayat verenler çıkınca, tüm o keder de unutulup gidiyor işte. Var mı başka sorunuz, yoksa biraz daha mı odun atalım şu ateşe?
Silenos’un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak evlat, dinle beni... Masallarda anlatılmayan bir sır vardır; hani şu sarayların yüksek duvarları arasına saklanan, altın kadehlerle örtbas edilen türden. Bugün sana, adını tarihin tozlu raflarına "sadece bir ana" olarak iliştirdikleri o kadından, Koronis’ten bahsedeceğim. Kadehimdeki birkaç damla şarabın neşesi, onun hatırasının hüznüyle yarışamaz bile.
Koronis, Lapith kralı Phlegyas’ın kızıydı. Gökyüzündeki kudretli figürlerin, yani tanrıların, kendi arzularını evrenin yasası sandığı o eski zamanlarda, Koronis’in payına düşen şey bir "kader" değil, bir "kurban edilme" süreciydi. O, hekim tanrı Asklepios’un annesi olarak bilinir; ancak o gümüş pırıltılı anlatılarda, Koronis’in kendi iradesinin, kendi seçtiği bir hayatın nasıl bir otorite çarkı tarafından öğütüldüğünden hiç söz etmezler.
Söyle bana küçük yolcu, sence bir insan sadece "birinin annesi" olmak için mi dünyaya gelir? Sistemin efendileri, kendi soy ağaçlarını kusursuz göstermek için kadınları gölgelere iterler. Koronis, otoriteye boyun eğmediğinde veya sadece kendi kalbini dinlediğinde, "hata yapmış" ilan edildi. Oysa onun suçu, yalnızca o devasa kudret oyununun kurallarını reddetmekti. Tanrıların hırsı, bir kadının yaşam hakkını hiçe saydığında, tarihçiler bunu bir "mit" diyerek süsleyip masumlaştırdılar.
Ah evlat, bugün yetişkin dediklerinin de unuttuğu o gerçeği hatırla: Güç, bazen en nazik görünen ellerle bile bir hayatı soldurabilir. Asklepios, şifacı oldu; yaraları sardı, hastalıkları dindirdi. Ama onun annesi Koronis’in ruhundaki o derin, sessiz yara, hiçbir iksirle iyileşmedi. Güç sahipleri, başkalarının hayatlarını harcayarak kendilerine efsaneler inşa ederler. Senin görevin ise o masalların arasındaki çatlaklardan sızan gerçeği görmek.
Unutma küçük gözlemci; kralların değil, o kralların altında ezilenlerin hikayesini öğrenirsen, gerçek bilgeliğe bir adım daha yaklaşırsın. Şimdi git ve dünyayı, sana anlatılanlarla değil, kendi berrak bakışınla tart.