Bakın çocuklar, çevreme şöyle bir toplanın. Bacak bacak üstüne atın, kulaklarınızı kabartın. Bugün size çok eski zamanlardan, Sicilya’nın güneşli kıyılarında krallık sürmüş Kokalos adında bir adamdan bahsedeceğim. Hani şu elinde gümüş bir asa değil de, akıllıca bir fikir tutan krallardan.
Zamanında Girit’ten gökyüzü sakinlerinin bile parmak ısıracağı işler çıkaran, kuşlar gibi uçan o büyük usta Daidalos, Kokalos’un yanına sığınmıştı. Hani şu, kanatlarını balmumuyla yapıştırıp göklere fırlayan usta var ya, işte o! Kokalos onu krallığında gizledi, çünkü gerçek bir kral, misafirine kapısını açtığında onu rüzgarda savrulan bir yaprak gibi öylece dışarı atmazdı.
Derken Girit’in kudretli kralı Minos çıkageldi. Minos, Daidalos’un peşindeydi; hani şu hırslı, gözü pek kral. Sicilya’ya vardığında, "Bu usta yapıcıyı buraya sakladığınızı biliyorum!" diye haykırmak yerine, bir oyun oynamaya karar verdi. Elinde sarmal bir deniz kabuğu ve incecik bir iplikle geldi. Dedi ki: "Kim bu ipliği, bu labirent gibi kıvrımlı kabuğun içinden geçirirse ona büyük ödüller vereceğim!"
Kokalos, tabii, usta bir zanaatkarın aklına sahip değildi ama etrafında kimin olduğunu biliyordu. Gitti, bizim saklanan Daidalos’a sordu. Daidalos, o koca gövdesi ve yaşlı gözleriyle gülümsedi. "Çok basit," dedi, "Bir karınca bulun. İpliğin ucunu ona bağlayın, kabuğun ağzına bırakın. O, kendi yolunu zaten bulur."
Kokalos bu zekice cevabı Minos’a sunduğunda, Minos bir an duraksadı. "Seni kurnaz," dedi, "Senin sarayında yaşayan bu zeka ancak Daidalos’a ait olabilir!" Giritli kral, misafirini teslim etmesi için Kokalos’a baskı yaptı. Ama bakın, burada kural şudur: Bir kral, evine kabul ettiği birini öyle kolayca satmaz. Konukluk yasaları kutsaldır, bir kez o sofraya oturuldu mu, orası artık kalelerden daha güvenlidir.
Kokalos, konuğunu Minos’un gazabına bırakmadı. Kızlarına haber saldı. Minos hamam sefası yaparken, bizim prensesler, suyun kaynayan hararetini kullanarak Girit kralını o meşhur, sıcak banyosunda ebedi bir uykuya daldırdılar. Ne diyelim? Bazı misafirleri ağırlamak zordur, ama bazı ev sahipleri de haddini aşan misafirine nasıl davranacağını çok iyi bilir.
İşte böyle çocuklar. Şarap fıçılarının gölgesi altında çok hikaye dinledim ama böylesine zekice hamlelerin olduğu pek azdır. Şimdi, hadi bakalım, herkes yatağına! Rüyalarınızda kanatlı ustalar uçuşsun, ama sakın ha, kimseye kaynar sular hazırlamaya kalkmayın!
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak minik dostum, masallarda anlatılmayan bir sır vardır; kralların tahtları, aslında başkalarının kanı ve zekasıyla örülmüş birer kafestir. Bugün sana, Sicilya’nın derinliklerinde, Kamikos’un kadim taşları arasında yankılanan o karanlık misafirperverlikten bahsedeceğim.
Kokalos adında bir adam vardı, hani şu iktidar sahiplerinin hep bir şeyler talep ettiği tiplerden. Bir gün, Girit'in demir yumruklu kralı Minos çıkageldi. Minos, o bildiğin “kahramanlardan” değil; her şeyi kontrolü altında tutmak isteyen, zekayı sadece bir tasma olarak kullanan bir tiran. Kendi krallığından kaçıp Kokalos’un korumasına sığınan o büyük zanaatkar Daidalos'u arıyordu. Neden mi? Çünkü yaratıcı zihinler, otoritenin en çok korktuğu şeydir, evlat. Özgür bir zekayı hapsetmek, bir kuşu kafese koymaktan daha zordur.
Minos, o meşhur şeytanminaresi deneyiyle bir tuzak kurdu. Bir ipliği, karmaşık bir kabuğun içinden geçirmeyi şart koştu; zayıf bir zihni, kendi çıkarları için kullanmaya çalışıyordu. Kokalos ise çaresizce, o sığındırdığı dahi Daidalos'a danıştı. Karıncanın o narin ayaklarıyla ipliği taşıyıp imkansızı başardığı o an, aslında kralların zayıflığının da kanıtıydı; en güçlü dedikleri adamlar bile, en küçük bir doğa mucizesine muhtaçtı.
Ah benim bilge evladım, burada asıl mesele kimin daha zeki olduğu değil; güç sahiplerinin birbirini nasıl yok etmeye çalıştığıdır. Minos, Kokalos'u tehdit etti; "konuğunu teslim et" diyerek, o kutsal misafirperverliği kirletmek istedi. Peki ya Kokalos? O da kendini kurtarmak için, kendi kızlarını birer infazcıya dönüştürdü. Kokalos'un kızları, o ihtişamlı Minos'un üzerine kaynar suları dökerken, aslında sadece bir kralın değil, otoritenin o kibirli sıcaklığının da sonunu hazırlıyorlardı. Bedeninin o acı içindeki titreyişi, aslında tarihin her döneminde kendi hırsında boğulanların sessiz çığlığıydı.
Bak, hayat bazen bir damla şarap kadar neşeli olsa da, gölgesi hep bu tür sırlar taşır. Krallar ölür, zanaatkarlar kaçar, ama gerçeği görenler her zaman o karıncayı iplikle yürütenlerdir. Otorite ne kadar büyük görünürse görünsün, elbet bir gün, beklemediği bir yerden gelen sıcak bir suyla sönmeye mahkumdur.
Şimdi git ve düşün; bir kralın sarayı mı daha güvenlidir, yoksa özgürce uçmaya çalışan bir zanaatkarın zihni mi? Unutma, gerçekler hep aralık duran kapıların ardında gizlidir.