Gelin hele, biraz yanaşın ateşin başına. Sakallarımı düzeltmeme bakmayın, ben aslında sadece biraz yorgunum. Hadi, size uzaklarda, güneşin bile yüzünü göstermeye çekindiği tuhaf bir diyardan bahsedeyim.
İthaka’nın o kurnaz kralı Odysseus’u bilirsiniz, hani şu başına gelmedik iş kalmayan adam. İşte o, bir keresinde öyle bir yere gitti ki, yolların bittiği, bildiğimiz dünyanın sınırlarını çizen Okeanos’un kıyısına vardı. İşte orası, Kimmerlerin ülkesidir. Öyle bir yer hayal edin ki; ne gün doğarken gökyüzü sakinlerinin altın ışıkları değebilir oraya, ne de gün batarken o kızıllık serilebilir üzerlerine. Ömürleri, sürekli bir sis ve yoğun bulutların altında, sanki koca bir kış gecesinin koynunda geçer. Kimileri buranın haritamızın en kuzeybatı ucunda, Okeanos’un ötesinde olduğunu söyler, kimileri ise sadece bir sis perdesi arkasında saklı bir gizem olduğunu fısıldar.
Şimdi diyeceksiniz ki, "Silenos, bu insanlar hiç mi güneş görmez?" Görmezler çocuklar. Bu yüzden bizim efsanelerimizde bu ülke, yeraltı dünyasına, o sessiz ve karanlık ölüler diyarına açılan bir kapı gibi görülür. Sanki o sislerin ardı, yaşamla ölümün birbirine değdiği incecik bir çizgi gibidir.
Ama hikaye burada bitmiyor, çünkü Kimmerler sadece sisler içinde yaşayan gölgelerden ibaret değil. Zamanla bu isim, sanki bir efsaneden kopup tarihin tozlu sayfalarına karışmış. Kimi ozanlar onları kuzeyin sert rüzgarlarında yaşayan boyların, İskitlerin veya Keltlerin atası sayar. Hatta Romalılar, o büyük şairleri Vergilius’un dizelerinde, ölüler diyarına girişin İtalya’nın güneyindeki Cumae’den olduğunu söyleyip dururlar. Kimileri de "Yok canın, bunlar olsa olsa yerin altında galeriler kazan, tunç ve bakır işleyen çalışkan madencilerdir" der. Maden ocaklarında ter döken, Akdeniz’den gelen tüccarlara mallarını satan o eski zanaatkarlar belki de onlardı.
Görüyor musunuz? İnsanların aklı bazen bir tanrıça kadar karışık, bazen de bir çocuk kadar meraklı olabiliyor. Bir bakıyorsunuz sisler içindeki bir hayaletler ülkesi, bir bakıyorsunuz Anadolu topraklarına, Gordion’a kadar at süren, kılıç sallayan gerçek bir kavim. İşte dünya böyle bir yer; biraz efsane, biraz gerçek, biraz da içinde yudumladığımız şu neşeli iksirin verdiği hafif baş dönmesi gibi bir şey.
Hadi bakalım, yeter bu kadar gizem. Ateş sönmeden biraz daha yaklaşın da, güneşin uğramadığı o toprakların soğuğunu, bizim şu sıcak sohbetimizle biraz dağıtalım. Kim bilir, belki de o sislerin ardında hala birileri oturmuş, bizim burada ne konuştuğumuzu merak ediyordur.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak evlat, masallarda anlatılmayan bir sır var... Dizlerinin dibine otur da dinle, zira kulakların henüz kralların o gürültülü yalanlarıyla kirlenmemiş. Kimmerioi’den bahsediyorlar, hani o güneşin yüzünü esirgediği, sislerin ardına gizlenmiş halktan. Odysseia’da ozanlar onlara "zavallı" der, sanki güneşin onlara değmemesi bir eksiklikmiş gibi.
"Güneş batarken ve kararırken tekmil yollar / vardık sınırlarına deri nakışlı Okeanos'un," der Odysseus. Ama dur bir düşün, güzel yavrum; neden her zaman "güneş" kutsanır da, sisin içindeki o sessiz, kadim yaşam bir uğursuzlukla damgalanır? Çünkü otoriteler, kendi ışıklarının ulaşamadığı yerleri daima "karanlık" ve "tekinsiz" ilan ederek korkuturlar sizi. Kimmerioi, belki de sadece boyun eğmek istemeyen, kralların parıltılı saraylarına ihtiyaç duymayan, kendi sisinin içinde özgür kalmayı seçmiş insanlardı.
Dinle beni küçük dostum, haritalara bakınca onları ya kuzeye ya batıya, oradan oraya sürüklüyorlar. Kimi "Kelt'tir" diyor, kimi "İskit'tir", kimi de yeraltındaki galerilerde çalışan birer madenci... Tarih, kendi düzenine uymayanı ya bir "barbar" olarak ya da "güneşsiz bir ölümlü" olarak kodlar. Oysa belki de o sis, kralların ve fatihlerin hırslı bakışlarından korunmak için örülmüş bir duvardı. Gordion’u yerle bir ettiklerinde korkuyla baktıkları o insanlar, aslında sistemin duvarlarına çarpan birer uyarı sesi değil miydi?
Bazen, insan bir kadeh şarabın neşesiyle evrene baktığında, güneşin aslında herkesi kör edebilecek kadar zalim bir göz olduğunu anlıyor. Kimmerioi, belki de bu kör edici ışıktan kurtulup, kendi gerçeğinin gölgesinde huzur bulmayı seçmişti. Bilge olmak, ışığın altındaki o sahte kahramanlara inanmak değil, sislerin ardında yatan o sessiz, kadim hikayeyi duyabilmektir.
Unutma küçük yolcu; sistemin "karanlık" dediği yer, aslında sadece onların hükümranlığının bittiği ve özgürlüğün sisler ardında başladığı o ilk sınırdır. Korkma o sisten, çünkü orada, güneşin yalanlarının ulaşamadığı yerlerde, sadece gerçekler yaşar.