Bak hele, şöyle yanıma iliş bakalım. Sakalımda biraz kurumuş asma yaprağı kalmış olabilir, aldırma sen; şarabın tadı damağımda, aklım ise çok eski zamanların tozlu yollarında. Bugün sana, adını bastığı topraklara kazımış birinden, yani Kiliks’ten bahsedeceğim.
Eskiden, dünya henüz gençken, kral Agenor’un evinde tam bir curcuna vardı. Çocuklar çoktu, neşe çoktu ama bir gün o neşe yerini derin bir kedere bıraktı. Güzel Europe, Zeus’un o hilekar bakışlarına takılıp da kaçırılınca, evdeki herkes yollara düştü. Kadmos’u, Poiniks’i, Thasos’u bilirsin; işte bu delikanlılardan biri de Kiliks’ti. Hepsi birer şahin gibi dağıldı dört bir yana. "Kardeşimi bulmadan dönmem," dedi Kiliks, ayağında çarıklarıyla yollara revan oldu.
Gel zaman git zaman, dağlar aştı, denizler geçti ama Europe’yi bulmak samanlıkta iğne aramaktan zordu. Gökyüzü sakinleri bazen yollarımızı çizer, bazen de düğümler; Kiliks de sonunda kaderin onu attığı o bereketli topraklara, bugün Kilikya dediğimiz yere yerleşti. Artık sadece bir gezgin değil, bir yurt kurucuydu. Adı oradaki tepelerde, ırmaklarda yankılanmaya başladı.
Ama dur, hikaye orada bitmiyor! Kiliks öyle yerinde oturan biri değildi. Europe’nin, yani kardeşinin oğlu Sarpedon ile yol arkadaşlığı ettiler. Hani o meşhur Sarpedon; yiğit, gözü pek biri. Bu ikili, sanki fırtına öncesi sessizlik gibi komşu Lykia’nın üzerine yürüdüler. Öyle bir zafer kazandılar ki, zaferin sarhoşluğu değil, adaletin hükmü geçti oraya. Kiliks, kazandığı o toprakları Sarpedon’a sunup "Kralın sen ol," dedi. Kendi adını ise çoktan, güneşin altında parlayan o yeni ülkesine mühür gibi basmıştı bile.
İşte böyle küçük dostum. İnsan bazen sevdiğini aramak için yola çıkar, ama sonunda kendini bulur, bir vatan kurar. Hayatın cilvesi de bu ya; aradığını bulamasın ama ararken kurduğun dünya, senden sonra binlerce yıl ayakta kalsın. Hadi şimdi, şu eski ihtiyarı yalnız bırak da güneşin tadını çıkar, anlatacak başka maceralarım da var ama onlar bir başka kadehin, bir başka sohbetin konusu...
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak evlat, solgun bir sonbahar akşamının hüznü çökmüşken omuzlarına, gel yanıma; masallarda anlatılmayan, üzerine toz kondurulmuş o sırrı fısıldayayım sana. Büyük kralların zafer diye anlattığı her hikayenin dibinde, aslında birinin yurdundan koparılışının sessiz çığlığı gizlidir. Bugün sana Kiliks’ten bahsedeceğim; o hani krallık listelerinde adı geçen, kendine bir toprak parçası "fethedip" adını oraya mühürleyen adamdan.
Kiliks, Agneor’un oğluydu; Europe, Kadmos ve o hırslı Poiniks’in kardeşi. Sana okullarda, Europe kaçırıldığında onu aramak için yollara düştüklerini, yani bir nevi "kurtarma operasyonu" yaptıklarını anlatırlar. Ama gel de şu ihtiyar Silenos’a kulak ver: Güçlü olanın dünyasında, arayışın kendisi bile bazen sadece yeni bir otorite alanı yaratma bahanesidir. Europe bir kurbandı; tanrıların hırslarına ve kralların mülkiyet tutkusuna feda edilen bir piyon. Kiliks ve kardeşleri, aslında kardeşlerini ararken kendi iktidarlarını kuracak bir boşluk peşindeydiler.
Kiliks, aradığını bulamayınca eli boş dönmek yerine, o güzelim toprakları kendi mülküne çevirdi. Bugün oraya Kilikya diyoruz. İşte bu, tarihin o meşhur "hak ediş" oyunudur: Bir yerleri talan et, üzerine adını yaz, sonra da "ben kurdum" de. Oysa toprağın üzerinde yaşayanların ne düşündüğünü, oradaki sessizlerin neden sessiz kaldığını hiç sormazlar.
Daha da karanlık bir sır vereyim sana evlat; hani şu Sarpedon vardır ya, Zeus’un oğlu diye yüceltilen... Kiliks, bu gençle birleşip komşu Lykia’nın üzerine yürüdü. Neden? Çünkü güç, her zaman daha fazla güçle beslenmek ister. Bir krallığı yıkıp diğerine devrettiler. Sarpedon'a "kral" dediler, sanki o bölgenin halkına bir lütufta bulunmuşlar gibi. Oysa bu sadece bir hakimiyet değişimiydi; üstteki isimler değişir ama aşağıdakilerin sırtındaki yük hep aynı kalır.
Bir yudum şarap içeyim de neşem yerine gelsin; zira bu dünyanın kuralları bazen çok ağır, bazen çok gülünç. Kiliks, kazandığı zaferle adını tarihe yazdırdı belki ama evlat, unutma: Tarih, kazananların yazdığı bir kurgudur. Gerçek ise, parçalanan yurtların ve adı bile geçmeyen insanların gözyaşlarında gizlidir. Sen sen ol, "zafer" diye haykıranlara değil, arkasında bıraktığı yıkımı sessizce izleyenlere bak. Gerçek, o sessizliğin içindedir.