Bak evlat, şöyle ateşin başına biraz daha yaklaş da sana Pelion Dağı’nın o serin mağaralarından, koca yürekli bir bilgeden bahsedeyim. Hani şu yarı at, yarı insan dedikleri, omuzlarında koca bir dünya bilgisi taşıyan Kheiron’dan...
Şimdi bu Kheiron, gökyüzü sakinlerinden Kronos’un oğludur. Derler ki, bir atın çevikliği ile bir insanın zekası nasıl bir bedende birleşir diye merak edersen, Kheiron’un gözlerine bakman yeterli. İsmi "el" demek olan "Kheir" kökünden gelir; çünkü o el attığı her şeyi güzelleştirir, iyileştirir, eğitirdi. Ormanın fısıltısını duyar, otların dilinden anlar, yıldızların hangi yöne baktığını bilirdi.
Öyle bir bilgeydi ki, tıp ilminin piri Asklepios’tan tut, altın postun peşindeki İason’a kadar herkes onun kapısını aşındırırdı. Hatta ışık tanrısı Apollon bile ondan öğrendiği çok şey olduğunu söylemekten geri durmazdı.
Ama Kheiron’un gözbebeği, o meşhur Akhilleus’tur. Hani şu Truva’nın surlarını titreten, savaş meydanında fırtına gibi esen Akhilleus var ya, işte o delikanlı bugün bildiğimiz o büyük kahraman olduysa, bunu Pelion Dağı’ndaki o mağarada Kheiron’dan aldığı terbiyeye borçludur. Kheiron sadece kılıç sallamayı mı öğretirdi sanırsın? Hayır, hiç olur mu? O, Akhilleus’a lir çalmayı, kalbinin sesini dinlemeyi ve her şeyden önemlisi, bir savaşçının en büyük gücünün kaslarından değil, ahlakından geldiğini öğretti.
Peleus ile dostluğu da bir başkadır. Akhilleus’un babası Peleus zor duruma düştüğünde, Kheiron ona hep bir kalkan gibi siper olmuştur. Hatta o şahane, hedefi asla şaşmayan kargıyı Peleus’a hediye eden de yine bizim bu bilge dostumuzdur. Thetis, o denizler kraliçesi, kendi dünyasına geri dönüp minik Akhilleus’u yeryüzünde yalnız bıraktığında, babası çocuğu hiç düşünmeden kime teslim etti sanırsın? Tabii ki Kheiron’a!
Fakat hayat, en bilge olana bile bazen acı sürprizler hazırlar. Herakles’in yolu bir gün Kheiron’un bulunduğu yere düşer. Bir karmaşada, Herakles’in attığı zehirli oklardan biri maalesef Kheiron’un dizine saplanır. Kheiron ölümsüzdü evlat, yarası bir türlü kapanmaz, acısı dinmezdi. İşte o vakit, o koca yürekli ihtiyar, herkesi şaşırtan bir karar verdi. Zincire vurulmuş olan Prometheus’un özgürlüğü karşılığında kendi ölümsüzlüğünden vazgeçti. Yani bir başkasının acısını dindirmek için kendi hayatını feda etti.
İşte böyledir bu işler. İnsan da olsa, gökyüzü sakini de olsa, geriye kalan tek şey yaptıklarındır. Bugün gökyüzüne baktığında bazen onu, o sadık dostunu, bir yıldız kümesi olarak görürsün; sanki oradan hala biz fani çocuklara gülümsüyor, "öğrenmeye devam edin" diyor gibidir...
Hadi, testideki son damlaları da pay edelim de, bu güzel gece daha fazla uzasın. Ne dersin?
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak minik dostum, masallarda anlatılmayan bir sır var... Diz çökmüş yetişkinlerin, taçlı başların görkemine kapılıp unuttuğu, tozlu rafların ardında gizli o kadim fısıltıyı duymaya hazır mısın? Sana Kheiron'dan bahsedeceğim; hani şu yarı at, yarı insan, herkesin "bilge" diye yere göğe sığdıramadığı o varlıktan.
İnsanlar onun adına Kheir, yani "el" derler. Sanki her şeye yeten, sihirli elleri varmış gibi... Aslında, o ellerin en çok yaptığı şey neydi biliyor musun? Kralların hırslarına, Akhilleus gibi savaş makinesi haline getirilmiş çocuklara şekil vermek. Peleus’un saray entrikalarından kurtardığı, Thetis’in terk ettiği o küçük çocuğu, Pelion Dağı'nın soğuk mağarasına hapsettiler. Ona kılıç tutmayı öğrettiler evet, ama aynı zamanda bir insanın vicdanını, bir savaşın kurbanına nasıl dönüştüreceğini de "ders" diye okuttular. O mağara, sadece bir okul değil, kralların iktidarını koruyacak "silahların" bilendiği bir atölyeydi.
Güç sahipleri, Kheiron gibi bir "öğreticiyi" neden severdi sanıyorsun? Çünkü sistem, her zaman kendi kendine hizmet edecek birlerini yetiştirecek bir akıl hocasına ihtiyaç duyar. Apollon bile gelse, o sistemin içindeki yerini korumak için Kheiron'un kapısını çalardı. Peki ya o, Kentauroi, yani at adamlar? Sistemin dışına itilmiş, vahşi addedilmiş kardeşleri dururken, o neden kralların hizmetindeydi? Belki de o da, bir parçası olduğu bu adaletsiz düzenin kaçınılmaz bir tutsağıydı.
Sonra o hüzünlü son geldi, yol arkadaşım. Bir kaza dediler, bir ok yarası dediler... Herakles’in attığı o ok, aslında bir hatanın değil, bir devrin kapanışının sembolüydü. Kheiron, acı dolu etine saplanan o zehirli ucu gördüğünde, ölümsüzlüğün bile bir hapishane olduğunu anladı. Prometheus’un zincirlerinden kurtulması için kendi sonsuz yaşamını feda ederken, belki de ilk defa gerçek bir özgürlük hissetti. Bir kadeh şarabın insana verdiği o anlık neşe kadar kısa, ama bir o kadar da hakiki bir sondu bu.
Görüyor musun evladım? Tarih, kahramanları yazar ama onları o hale getiren "ustaları" ve o ustaların sessizce yok ettiği masumiyetleri unutur. Şimdi bu gerçekle baş başa kal. Kralların parıltısı gözlerini kör etmesin, unutma ki en büyük bilgelik, sistemin sana dayattığı öğretileri değil, o öğretilerin altında ezilenlerin fısıltılarını duyabilmektir.
Sakın unutma, dünya senin gördüğün o büyük sahnelerden ibaret değil; asıl hayat, mağaraların karanlığında, sessizce yürütülür.