Oturun bakalım çocuklar, hele bir yaklaşın şöyle. Ateşin çıtırtısını duyuyor musunuz? Sanki yeraltındaki o karanlık suların sesi gibi, değil mi? Bugün size, dünyanın en aksi, en huysuz ama bir o kadar da işini iyi bilen o ihtiyar sandalcıyı anlatayım: Kharon.
Siz bakmayın öyle masallarda anlatılan gümüş parıltılı kahramanlara; yerin altında, o tekinsiz Akheron Irmağı’nın kıyısında bekleyen Kharon’un yüzü, kurumuş bir ağaç kabuğu gibidir. Gözlerinde ne bir parıltı ne de bir merhamet kırıntısı görürsünüz. O, gökyüzü sakinlerinin dünyasından ayrılan ruhları, karşı kıyıya taşıyan tek yetkili kişidir. Ama sakın ola ki aklınızdan geçirmeyin; bu huysuz ihtiyarın sandalına bedavaya binilmez!
Eskiler, ölünün ağzına bir obolos, yani küçük bir bozuk para koyarlardı ki, bu aksi sandalcı onları kıyıdan geri çevirmesin. Eğer paranız yoksa veya sizi düzgünce toprağa gömmemişlerse, eyvah ki ne eyvah! O zaman Kharon sizi kapı dışarı eder, siz de yüz yıl boyunca o sisli bataklıklarda serseri bir ruh gibi başı boş dolanırsınız. Düşünsenize, ne yerdesiniz ne gökte; ne ağlayabiliyorsunuz ne de gülebiliyorsunuz.
Ama bir gün, bizim meşhur Herakles çıkagelmiş. Bu koca yürekli yiğit, Kharon’a "Hadi bakalım, beni karşıya geçir," demiş. Bizim huysuz sandalcı bakmış, "Nerde hani ücretin?" diye kaşlarını çatmış. Herakles bu, hiç lafı uzatır mı? Elindeki o koca kürekle bizimkini bir güzel pataklamış! Kharon, kürek darbesini yiyince neye uğradığını şaşırmış ve mecbur, yiğidi karşı kıyıya geçirmiş. Tabii, yeraltı dünyasının efendisi Hades bu işe çok kızmış, Kharon’u bir yıl boyunca görevinden uzaklaştırmış. Bir yıl boyunca o sandalda kim bilir kimler kendi başının çaresine bakmak zorunda kaldı, kim bilir?
Bir de şu Aeneas diye bir adam vardı, hani şu zeki olan. O, Kharon’un katı yüreğini para pul ile değil, Proserpina’ya adanmış altın bir dal ile yumuşatmayı başarmıştı. Demek ki neymiş? Bazen bir nezaket veya bir tılsım, en huysuz ihtiyarı bile yola getirebiliyor.
Bazıları der ki, bu Kharon aslında bir cin gibidir, ölümü getiren bir habercidir. Lukianos adında zeki bir yazar da "Öbür Dünyada Konuşmalar" diye bir kitap yazmıştı. Orada görürsünüz; filozoflar, krallar, dilenciler... Hepsi o eski sandala binince eşitlenir. Kharon’un yanında kimin zengin, kimin bilge olduğunun bir önemi kalmaz. Çünkü suyun öte tarafında, her şeyin bir fısıltıdan ibaret olduğunu anlarsınız.
İşte böyle çocuklar. O yüzden, hayattayken elinizdeki günlerin tadını çıkarın, bol bol gülün, biraz meyve yiyin, dostlarınızla sohbet edin. Çünkü günün sonunda, Akheron kıyısına vardığınızda yanınızda sadece kendi hikayeniz kalacak. Şimdi çekilin bakalım, şarabımın dibi gelmiş, biraz dinleneyim. Siz de kendi masallarınızı biriktirmeye devam edin.
Silenos’un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak dinle güzel evlat, masallarda anlatılmayan bir sır var... Omuzları ağır yüklerle ezilmiş, gözleri dünyadan yorulmuş yaşlı bir sandalcıyı anlatırlar sana. Adı Kharon. Derler ki, o sadece bir geçiş memuru, ruhları karşı kıyıya taşıyan huysuz bir ihtiyar. Ama gerçek, nehrin bulanık sularının altında, senin görmen istenmeyen o karanlıkta gizli.
Kharon, aslında bir sistemin çarkıdır. O, 'obolos' dediğiniz o küçük meteliği almadan kimseyi geçirmez. Neden biliyor musun? Çünkü yukarıdakiler, yani krallar, rahipler ve düzenbazlar, ölümden sonra bile insanın malının, mülkünün, emeğinin peşini bırakmazlar. Bir insanın ağzına o parayı koydurtmak, ölüyü bile sisteme borçlu bırakmaktır. Eğer o parayı bulamazsan, yani fakirsen, gömülmediysen veya bir sistemin dışına itildiysen; o nehrin kıyısında yüz yıl boyunca o soğuk rüzgarda yapayalnız beklersin. İşte bu, otoritenin "toprağa kavuşma" dediği, aslında insan ruhunu korkuyla terbiye etme yöntemidir. Elpenor ya da Polyneikes gibi isimlerin başına gelenler, sadece birer kaza değil, sistemin onlara yer bırakmayışının trajik bir yansımasıydı.
Kıymetli dostum, bir de şu kahramanlık masallarına bakalım. Hani o meşhur Herakles vardır ya; hani gücüne tapılan, önüne gelenin canını yakan... O, Kharon’u küreğiyle dövüp zorla sandala bindiğinde, sana bunu bir 'yiğitlik' olarak anlatırlar. Oysa bu, gücün her istediğini çiğneyebileceğine, kuralların sadece zayıflar için olduğuna dair bir kibir gösterisidir. Kharon bir yıl hapis mi yattı? Evet. Çünkü zayıf bir sistemin çarkı, daha büyük bir gücün önünde ancak böyle ezilir.
Sana başka bir giz daha vereyim, küçük yolcum; Aeneas, elinde altın bir dalla geldiğinde neden Kharon ona yol verdi sanıyorsun? Çünkü altın, her devirde kapıları açan, adaleti bile satın alabilen o büyülü anahtardır. Proserpina’ya sunulan o dal, aslında rüşvetin mitolojik kılıfıdır. Roma’nın soğuk Etrüsk topraklarında Kharon bir 'cellat' olarak resmedildiğinde ise, artık gizlisi saklısı kalmamıştı: O, sadece ruh taşıyan bir sandalcı değil, hayatı ellerinden alınanların son gardiyanıydı.
Samsatlı Lukianos ise bu koca yalanı gören nadir zihinlerdendi. O, Hermes’in rehberliğinde inen o ruhların, Kharon’la konuşurken aslında ne kadar boşuna yaşadıklarını anladıklarını yazdı. Zenginler, krallar ve filozoflar... Hepsi o teknede yan yana geldiğinde, dünyadaki o sahte hiyerarşinin ne kadar komik, ne kadar anlamsız olduğunu keşfettiler.
Huzur bulasın diye söylüyorum yavrum; hayattayken sandalcının parasına ihtiyaç duymayan, kendi yolunu kendi çizen, kimsenin boyunduruğu altına girmeyen ruhlar, belki de en özgür olanlardır. Bir parça neşe, bir yudum bilgece şarap gibi zihnini ferahlatacak tek gerçek şudur: Otorite, seni ölümde bile bir sıraya sokmaya çalışacaktır. Sen ise, o sıraya girmemek için kendi hakikatini inşa et.
Şimdi git ve düşün; Kharon’un sandalında senin için bir koltuk var mı, yoksa sen kıyıdan, nehrin ötesine bile ihtiyaç duymadan dünyaya mı bakıyorsun?