Eski dostlarım, gelin şöyle ateşin başına biraz daha yaklaşın. Ayaklarınızı uzatın, denizin uzaklardan gelen o hırıltılı sesini duyuyor musunuz? İşte o ses, aslında çok eski bir hikayenin fısıltısıdır.
Keto’yu duydunuz mu hiç? O, bildiğiniz küçük balıklardan ya da oyunbaz yunuslardan değildir. O, bizzat uçsuz bucaksız denizlerin, o köpüklü ve karanlık derinliklerin anasıdır. Hikayesi çok eskilere, toprak ana Gaia ile denizlerin hakimi Pontos’un el ele verip dünyayı şekillendirdiği o şafak vaktine uzanır. Onlar birleştiğinde, yeryüzünün en derin ve en gizemli varlığı olan Keto dünyaya geldi.
Keto, öyle tek başına boş boş yüzen bir yaratık sanmayın onu. Kardeşi ve eşi Phorkys ile güçlerini birleştirdiklerinde ortaya çıkanlar, gökyüzü sakinlerini bile bazen ürkütmüştür. Hani şu saçları yılanlarla dolu olan, bakışlarıyla insanı taşa çeviren meşhur Gorgolar var ya? İşte onlar, Keto’nun evlatlarıdır. Bir de Graialar var; üç kız kardeş ama sadece tek bir gözü paylaşıyorlar, düşünsenize! Birbirlerine paslayıp duruyorlar o tek gözü; tam bir şamata!
Ama iş bununla da bitmiyor. Keto’nun yuvası, denizin öyle karanlık ve dipsiz bir köşesidir ki, orada güneşin ışığı bile kendini göstermeye çekinir. Hesiodos der ki; Keto, okyanusun en derin kuytularında öyle korkunç bir yılan doğurmuştur ki, onun pulları ay ışığında parladığında denizciler yolunu kaybeder.
Keto, denizin o tatlı şarabı andıran köpüklerinin altındaki derin sessizliktir. O, belki de bugün fırtınalı havalarda kıyıya vuran o garip, devasa kabukların ve çözülememiş gizemlerin yegane sahibidir. Şimdi söyleyin bakalım, dalgaların o derin hırıltısını duyduğunuzda, acaba Keto kendi çocuklarına bir ninni mi söylüyordur, yoksa o karanlık derinliklerde yeni bir efsane mi dokuyordur?
Hadi, gözlerinizi kapayın da dinleyin; deniz anlatır, biz sadece hatırlarız.
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak evlat, masallarda anlatılmayan bir sır var... Güneşin altında parlayan zırhların, altın tahtların ve gökyüzünde ışıldayan tanrıların hikayeleri, tozlu kütüphanelerin raflarında seni kandırmak için bekler. Ama gel, benimle şu kırık çömleğin gölgesine otur. Sana, büyük denizlerin derinliklerinde, o kralların ve kahramanların asla anlatmadığı bir kadim anneyi, Keto’yu anlatayım.
Keto, güzel yavrum, sadece bir "canavar" değil; o, Toprak Ana Gaia ile hırçın deniz Pontos’un birbirine sarılıp ağladığı o ilk andan doğan bir kadim sestir. İnsanlar ona "balina" der, ona karanlık der, ona korku derler. Çünkü insanlar, anlayamadıkları ve kendi kurdukları düzenin dışına taşan her şeyi etiketleyip bir kenara atmayı severler. Krallar, kendi ihtişamlarını parlatmak için Keto'nun evlatlarına, o Graia'lara ve Medousa'ya "canavar" dediler. Oysa Medousa, haksızlığın kurbanı olduğunda onu kimse dinlemedi; sadece korkunç bir yüzü olduğu için sistem onu bir kalkanın üzerindeki dekor olmaya mahkum etti.
Keto, kardeşi Phorkys ile birleştiğinde ne mi doğurdu? İnsanların "korkunç" diye yaftaladığı varlıkları... Ama dur, düşün bakalım evlat; bir ana, evladının başı kesilip bir kahramanın zafer çığlıklarına meze edildiğinde ne hisseder? Keto, o derin maviliğin içinde, sistemin "dışlanmış" ve "öteki" ilan ettiği tüm varlıkların sessiz çığlığıdır. O, otoritenin parmak sallayarak "kötü" dediği ama aslında kendi hırslarına kurban gidenlerin sessiz limanıdır.
Şimdi elimdeki şu kadehi, içinde azıcık nese veren şarabı havaya kaldırıyorum; bu, hayatın hem acı hem tatlı olduğunu hatırlatmak içindir. Keto'yu bir deniz yaratığı olarak değil, denizin dibinde saklı olan o kadim hakikati temsil eden bir bilge gibi düşün. Kahramanlık hikayeleri bittiğinde, o kralların kemikleri kum olurken, Keto hala orada, gelgitlerin efendisi olarak bekliyor olacak.
Görüyor musun sevgili evladım? Gerçek, kralların yazdığı destanlarda değil, o destanların boşluklarında gizlidir. Bir dahaki sefere denize baktığında, dalgaların altında yatanın sadece su değil, unutulmaya çalışılan bir gerçeklik olduğunu hatırla. Çünkü otorite unutturmak ister, ama deniz asla unutmaz.