Gelin şöyle, yaklaşın biraz… Şu ağacın gölgesi serin, toprak da yumuşak. Dinleyin bakalım, size karanlık bir köşeden, Gece’nin kendi elleriyle dokuduğu o gizemli gölgelerden, yani Ker’lerden bahsedeyim.
İhtiyar dediğin sadece şarap içip uyumaz, biraz da dünyayı çekip çeviren o görünmez ipleri hatırlar. Şimdi, her şeyin başladığı o kadim zamanları düşünün; ışığın henüz dünyayı tam aydınlatmadığı, Gece’nin yalnız başına hüküm sürdüğü vakitler. O vakitlerde Gece, yanında kimsecikler yokken, karanlığın bağrından bazı çocuklar doğurdu. Moros, Thanatos ve kara Ker… İşte bu Ker, bazen tek bir isim, bazen de sürü sürü dolaşan bir felaket rüzgarı gibidir.
O eski savaş meydanlarını, Akhilleus’un öfkesini hatırlar mısınız? İlyada’da anlatırlar; bir Ker vardır, savaşın toz dumanı içinde dolanır. Üstünde erlerin kanıyla kızıla boyanmış bir elbise, ayağında ise sürüklendiği yerden kopup gelenlerin izleri... Kimini tam savaşın ortasında yakalar, kimini ise hiç yarası beresi yokken kucağına alır. Hani bazen birinin "kötü kaderi" dersiniz ya, işte onlar Ker’lerdir.
Ama durun, sadece bir tane sanmayın! Onlar bazen çoğalır, sanki bir gökyüzü sakini ordusu gibi üzerimize üşüşürler. Hani şu bizim kader dediğimiz, Moira’ların o incecik iplikleri var ya; işte Ker’ler o ipliği tutan eller gibidir. Bir insanın, hatta koca bir ulusun bile sonunu onlar belirler.
Hatırlayın; Akhilleus ile Hektor’un o meşhur karşılaşmasını. Zeus, hani o gökyüzünün yüce kralı, altın bir terazi kurdu. Bir kefeye Akhilleus’un sonunu, diğerine Hektor’un ecelini koydu. Terazi öyle bir indi ki, Hektor’un kefesi ağır bastı ve doğruca Hades’in kapılarına doğru yuvarlandı. O an, Apollon bile gelse, Zeus’un bile eli titrese o kader değişmez; çünkü Ker gelip kapıyı çaldığında, geri dönüşü olmayan bir yola girilmiştir artık.
Zamanla bu Ker’ler, Moira’ların gölgesinde biraz değişti, biraz başkalaştı. Kimi zaman güzel olan her şeyi kirleten, bazen Harpya’lar gibi kanat çırpan kötü bir rüzgara dönüştüler. İnsanlar onlardan öyle korktular ki, Anthesteria günlerinde, o tuhaf şenliklerde, "uzak durun bizden" diye dualar edip kurbanlar adadılar.
İşte böyledir evlatlar; kader bazen bir altın terazidir, bazen de bir elbiseyle savaş meydanında gezen kara bir gölge. Ama korkmayın; yaşlı Silenos buradayken, sadece bu masalları dinlemekle kalırsınız, değil mi? Şimdi, gözlerinizi kapatın ve rüzgarın o eski şarkısını dinleyin; kim bilir, belki o seste Ker’lerin kanat çırpışlarını duyarsınız…
Silenos'un Bildiği Gizli Gerçekler
Bak küçük yolcu, masallarda anlatılmayan bir sır var... İnsanlar, özellikle de o büyük saraylarda oturan "kahramanlar", korkularını bastırmak için gökyüzüne hep altın teraziler çizerler. Ama o terazinin kefelerinde tartılanlar sadece bedenler değil, aslında sistemin kendi çarklarını döndürmek için harcadığı hayatlardır.
Ker ve Keres hakkında ne fısıldıyorlar biliyor musun? Onları sadece ölümün soğuk elleri diye tanıtıp, arkalarına saklanıyorlar. Oysa **Keres**, bir değil, bir sürüdür. Onlar, kralların hırsları uğruna toprağa düşenlerin, sesleri kesilenlerin, yani "sistem kurbanlarının" geri dönüşüdür.
Dinle güzel yavrum; Hesiodos, Gece’nin onları tek başına yarattığını söyler. Neden mi? Çünkü karanlık, kimsenin boyunduruğu altına girmez. Homeros’un o şaşaalı destanlarında **Akhilleus** ya da **Hektor** için kurulan o meşhur altın teraziler... Aslında nedir biliyor musun? İki gencin, sadece kralların ve tanrıların oyunları yüzünden, hiç uğruna kendi "kara günlerine" yani **Ker**'lerine sürüklenişidir. Zeus elinde teraziyle oturup birini Hades’e gönderirken, aslında sadece bir insanın değil, bir dünyanın geleceğini de eksiltiyordur. **Hektor**'un kaderi ağır basıp Hades'e yuvarlandığında, o sadece bir savaşçı değil, evine dönemeyen bir babaydı; sistemin dişlileri arasında ezilmiş bir hayattı.
Bilgece bir neşeyle söyleyeyim ki; kadehimdeki şarabın son yudumu kadar geçicidir bu "yüce" zaferler. İnsanlar, **Keres**'in o kan kırmızısı elbiseli gölgelerinden korktukları için onları **Moira**'ların (kaderin) soğuk ve değişmez bir parçası gibi gösterdiler. Korkutucu olsunlar ki, kimse "Neden ölüyoruz?" diye sormasın, "Kaderimiz böyleymiş" deyip boyun eğsin diye.
Ama unutma, benim akıllı evladım; halkın **Anthesteria** bayramlarında o gölgeleri korkuyla değil, sessiz bir saygıyla anması boşa değildir. Çünkü **Keres**, aslında unutulmuşların, hakkı yenenlerin ve sessizce yok edilenlerin bir çığlığıdır. Onlar sadece ölüm değil, onlar sistemin tartamadığı, kefelere sığdıramadığı gerçeklerdir.
Şimdi gözlerini kapat ve düşün: Kralların terazisi kimin hayatını ağırlaştırıyor? Sen kendi yolunu, o altın terazilere güvenerek mi çizeceksin, yoksa kendi karanlığının içindeki ışığı mı arayacaksın?