Gel bakalım evlat, otur şöyle yanıma. Şu yaşlı gözlerimin gördüğü, tozlu kitaplarda saklı kalmış o tuhaf yaratıkları anlatayım sana. Hani şu yarı insan, yarı at olanlar; nam-ı diğer Kentauroi.
Düşünsene, göğsünden yukarısı senin gibi, kolların, başın, insan aklın yerinde; ama belinden aşağısı alabildiğine güçlü, toynaklı bir at gövdesi! Ormanlarda dört nala koşan, yeleleri rüzgarda savrulan o garip varlıklar. Çoğu biraz vahşidir, yabanıl yaşarlar; yani sofralarına otursan sana ikram edecekleri şey pek iştah açıcı olmayabilir, zira çiğ etten pek hoşlanırlar.
Bu Kentauroi’ların hikayesi biraz karışık ve aslında pek çoğu İksion isimli birinin hatasından doğmuş. Ama aralarında öyleleri var ki, onları diğerlerinden ayırmak gerek. Mesela Kheiron ve Pholos... İşte onlar, o yabanıl sürünün aksine, yüce gökyüzü sakinlerinin bahşettiği bir bilgelikle donatılmış, insanlara dost olan nazik yaratıklardır. Hele Kheiron; o kadar bilgidir ki, nice yiğitler gidip ondan ders almıştır.
Bir keresinde Herakles, o dağ bayır demeden dolaşan koca yürekli kahraman, domuz peşinde koşarken yolu Pholos’a düşmüş. Pholos ona en iyi pişmiş etlerini sunmuş. Ama bilirsin, Herakles gibi yiğitler neşeyi de sever. Bir içecek istemiş. Pholos demiş ki: "Dionysos’un bizlere emanet ettiği o meşhur testiyi açarsak, diğerleri kokuyu alır, başımıza iş açarız." Söz dinlememişler, testiyi açmışlar. Kokuyu alan diğer Kentauroi, ellerinde koca çam ağaçları ve taşlarla bir hışımla gelmişler! Kargaşa, gürültü, toz duman... Herakles hepsini bir güzel kovalamış ama olan zavallı, bilge Kheiron’a olmuş; bir kaza eseri yaralanmış. Ölümsüz olduğu için o acıyı taşımak o kadar ağır gelmiş ki, sonunda o büyük fedakarlığı yapıp ölümsüzlüğü Prometheus’a devrederek huzura kavuşmuş.
Bir de şu Lapith’ler olayı vardır ki, evlere şenlik! Lapith’lerin kralı Peirithoos düğününe bu Kentauroi’ları davet etmiş. Bizim at adamlar şarabın tadını pek bilmediklerinden, kadehi biraz fazla kaçırıp sarhoş olmuşlar. Sarhoş at adamdan uzak duracaksın evlat; işi gücü bırakıp gelini kaçırmaya kalkınca ortalık savaş meydanına dönmüş! Phidias gibi büyük ustalar, o kavganın taşlara kazınmış resimlerini Parthenon’un duvarlarına boşuna bırakmadılar, tarih unutmasın diye yaptılar.
Tabii bir de Nessos vardır, o biraz baş belasıdır. Deianeira’ya musallat olup işleri öyle bir karıştırmıştır ki, günün sonunda o koca Herakles’in bile sonunu getirecek bir düğüm atmıştır tarihe.
İşte böyle küçük dostum. Doğada her şey bizim bildiğimiz gibi iki ayaklı değildir. Kimisi toynaklıdır, kimisi kanatlı; kimisi bilge, kimisi ise sadece kaba kuvvetten ibaret. Ama unutma, her hikaye bize dünyada sadece iyi olanların değil, her türden varlığın bir yeri olduğunu anlatır. Şimdi uyu bakalım, rüyanda o ormanlarda dört nala koşan Kentauroi’ları görme; belki bir gün karşılaşırsan onlara nazikçe selam verirsin.
Silenos'un Bildigi Gizli Gercekler
Bak minik yolcu, masallarda sana anlatılan o tozlu kitap sayfalarında saklı kalan bir sır var. Büyükler, "yabanıl" olanı kendilerinden ayırmak için ona isimler takıp köşeye iterler. Ama hakikat, ormanın derinliklerinde, atların kişnemesi ile insanın iç çekişi arasında bir yerdedir. Dinle beni evlat; sana Kentauroi’nin, o yarı insan yarı doğa varlıkların hikayesini anlatayım.
İnsanlar onlara "at adam" der, gövdeleri dörtnala koşan bir at, akılları ise bir insan gibi çalışan o varlıklara... Kimileri onların hırslı bir kralın, İksion’un karmaşasından doğduğunu söyler; sanki güç hırsı, doğa ile insanın o kutsal dengesini bozmuş gibi. Ama hepsi aynı çamurdan yoğrulmamıştır. Kheiron ve Pholos gibi bilge olanlar, sistemin dışına itilse de merhameti ve bilgiyi o güçlü gövdelerinde taşımışlardır.
Söyle bana güzel gözlü evlat, bir "kahraman" güç gösterisi yapmak istediğinde ne olur? Herakles, Pholos’un evine konuk olduğunda, sadece bir misafir değil, bir kural koyucu olarak gelmişti. Kendi kurallarını dayattı; Pholos’un tüm Kentauroi ile paylaştığı o tek testi şarabı, sanki sadece kendi hakkıymış gibi açtırdı. O narin şarabın kokusu tüm dağlara yayıldığında, kokuyu takip eden diğerleri bir haksızlığa karşı öfkeyle ayaklandılar. Güçlü olanın "düzen" dediği şey, başkasının yaşam alanını çiğnemek olduğunda, o dağlıların eline geçen ağaç parçaları aslında birer çığlıktı.
Ve o kederli son... Bilge Kheiron! O kadar bilgiliydi ki, yaşamın ağırlığını bile taşıyabiliyordu; ta ki Herakles’in oku ona değene dek. Ölümsüzlük, bir insanın omuzlarında bazen bir yük, bir hapis hayatına dönüşür. Kheiron, sadece acıdan kurtulmak için değil, kısıtlanmış bir sistemden azat olmak için ölümsüzlüğü bıraktı.
Yetişkinler, Peirithoos’un düğünündeki kavgayı anlatırken Kentauroi’nin "kaba ve sarhoş" olduğunu söylerler. Hiç düşündün mü sevgili yavrum? Belki de o düğün, güç sahiplerinin birbirini ağırladığı, herkesin yerinin belli olduğu bir "düzen" gösterisiydi. Kentauroi o düzene ait değildi; belki de bu yüzden o "huzurlu" sofrayı darmadağın etmeleri, bir düzenin dayatmasına karşı içgüdüsel bir isyandı.
Nessos’u da unutma güzel çocuk; o da bir başka kurban, bir başka yaralı ruh. Herakles’in kibrinin ve Deianeira’nın çaresizliğinin arasında ezilen bir figür. Tarih, kazananların yazdığı bir masaldır; oysa kaybedenlerin, o ormanlarda kendi başına yaşamaya çalışanların fısıltıları hala rüzgarda duyulur.
Şimdi anlıyor musun? O at adamlar, aslında insanın içindeki vahşi doğayı ve o doğanın hırslı krallar tarafından nasıl sıkıştırıldığını gösteren birer aynadır. Bir dahaki sefere bir heykele baktığında, sadece taşa oyulmuş bir savaş görme; o taşın ardındaki sessizliği duy. Gerçek, o sessizliğin ta kendisidir.