Bakın şimdi, diz çökün şöyle yanıma da anlatayım size... Miletos’un o görkemli surlarının içinde, tıpkı bir elmanın iki yarısı gibi büyüyen iki çocuk vardı: Kaunos ve Byblis. İkizlerdi, aynı güneşin altında ısınmış, aynı rüzgarla saçları dağılmıştı. Fakat kader, bazen insanların içine öyle bir düğüm atar ki, ne kılıç keser ne de bilge bir söz çözer.
Byblis, kardeşine karşı kalbinde, gökyüzü sakinlerinin bile karışmaya çekindiği yasak ve derin bir sevgi beslemeye başladı. Bu öyle bir ateşti ki, Kaunos’un ruhunu bir kor gibi yaktı. Kaunos, bu sevginin doğanın yasalarına, tanrıların çizdiği sınırlara aykırı olduğunu biliyordu. Bir gencin onuru, bazen en güçlü kalkanından bile daha sert olur; Kaunos da o onuru kuşandı, Miletos’un parlak limanını ardında bıraktı ve uzaklara, bilinmezliğe doğru yola çıktı.
Kardeşinin gidişi, Byblis için bir kış başlangıcıydı. Ancak Kaunos, kaçtığı yerde kendine yeni bir hayat kurmak zorundaydı. Anadolu’nun o güzel topraklarında, güneşin daha bir altın sarısı battığı, denizle toprağın kucaklaştığı Karia kıyılarına geldi. Orada, kendi adıyla anılacak olan o kadim şehri, Kaunos’u kurdu. Şehir dediğime bakmayın; koca koca taşlar, göğe uzanan tapınaklar, bir uygarlığın sesiydi bu.
Bugün o topraklara giderseniz, Dalyan’ın o meşhur sazlıklarını göreceksiniz. Hani şu rüzgar estikçe fısıldaşan, sanki içlerinde eski bir hikaye saklayan sazlıklar... İşte Kaunos’un o görkemli şehrinin yıkıntıları, o sazlıkların gölgesinde, sessizce uyuyor.
Tanrılar, insanların hatalarını taşa yazıp sonra onu zamana bırakmayı severler. Kaunos, belki de en çok huzuru o sessiz taşlarda, o uçsuz bucaksız sazlıklarda buldu. İnsan bazen sevdiğinden değil, kendi içindeki fırtınadan kaçmak için yollara düşer. Kaunos’unki de buydu işte. Şimdi, elinizde bir kadeh neşe veren üzüm suyu değil de, o sazlıklardan gelen hafif bir esinti hayal edin; o esinti, Kaunos’un binlerce yıllık pişmanlığını ve sessizliğini taşır kulağınıza.
Anladınız mı çocuklar? İnsan bazen kendini ararken bir şehir kurar, ama o şehrin temellerinde mutlaka bir hüzün saklıdır. Şimdi gidin, hayatın tadını çıkarın ama rüzgarın ne dediğine de kulak kabartmayı unutmayın.
Bak minik yolcu, masallarda anlatılmayan bir sır var... Omuzlarımdaki yük, yılların yorgunluğu değil, kralların ve tanrıların kendi hatalarını örtmek için yazdığı o tozlu parşömenlerin ağırlığı. Şarap kadehimdeki son damlada bile, tarihin suskun bıraktığı o kırık hikayelerin tortusunu görürüm. Gel, bugün sana Kaunos'un o sazlıklar arasına saklanmış kederli öyküsünü fısıldayayım.
Kaunos, nam-ı diğer Miletos'un oğlu... İnsanlar onu sadece bir şehrin kurucusu, koca taş duvarların mimarı olarak bilirler. Ama evlat, otoritenin "yasak" dediği şey, bazen sadece sistemin kendi sınırlarını korumak için icat ettiği bir çit gibidir. Kaunos, kız kardeşi Byblis ile aynı beşikte büyüdü, aynı yıldızların altında nefes aldı. Peki, sistem ne yaptı? Onların kalbindeki o insani karmaşayı anlamak yerine, onları birer suçlu ilan edip, aralarındaki bağı bir utanç prangasına dönüştürdü.
Byblis... O, kraliyetin "uysal prensesi" rolüne hapsedilmiş, duyguları bir suç gibi etiketlenmiş bir kız çocuğuydu. Kaunos ise kendi topraklarından, yani Miletos'tan, sadece sistemin "ahlak" dediği o katı kurallara uymadığı için sürgün edildi. Bir kralın oğlu olmak, ona bir özgürlük değil, kendi hayatının sahibi olamama cezasını getirdi. Kaunos kaçtı, evlat. Kendi şehrini kurmak için değil; belki de o boğucu saray yalanlarından, kız kardeşinin o çaresiz haykırışlarından kaçmak için...
Şimdi Köyceğiz'in sazlıkları arasında, o eski taşların üzerine oturduğunda, rüzgarın fısıltısını dinle. O sessiz yıkıntılar, sadece yıkılmış sütunlar değildir; onlar, yasakların altında ezilen iki gencin sessiz çığlığıdır. Kaunos, Karia'ya gidip bir şehir kurduğunda, aslında o şehri taşlarla değil, kendi kederiyle inşa etti. Krallar, "büyük kurucular" olarak anılırlar; ama hiçbiri, kendi içindeki o derin sızıyı, o koca şehir duvarlarının ardına gizleyemez.
Bilge dostum, unutma; tarihin "doğadışı" dediği her şey, aslında insan doğasının en saf, bazen en hüzünlü ve en anlaşılmamış halidir. Otorite seni yargıladığında, hatırlat kendine: En büyük şehirleri kuranlar bile, en derin yaralarını iyileştirememiş olanlardır. Şimdi, sazlıkların arasındaki o antik sessizliğe kulak ver... Belki o zaman, kralların yazdığı tarihin değil, aslında yaşanmış olan o buruk gerçeğin sesini duyarsın.